Bu Memleket Bizim mi?

            İlkel ana ve atalarımızın taş oyuklarından çıkıp besbelli yeryüzüne yayıldıkları çağ -Neolitik Çağ- ya da daha Türkçesiyle: Cilalı Taş Devri- dünya tarihinde insanlığın uygarlaşmasının ilk adımı olarak kabul görüyor. O zamana kadar bulunduğu yeri tüketen ve tüketeceği bir şey kalmayınca yahut bir tehlikeyle karşılaşınca yeni bir yere göçen öncüllerimiz, Neolitik Çağ ile birlikte özellikle su kaynakları kıyısında yerleşik yaşama geçtiler.

Bu durum, devamında barınmayı ve savunmayı gerekli kıldığı için “üretmek” kaçınılmazdı. Yerleşik yaşam mı “üretim”i doğurdu, yoksa “üretim” mi yerleşik yaşamı beraberinde getirdi bizim tartışma konumuz değil: Emin bir şekilde söyleyebileceğimiz tek şey, insan ırkının işte bu çağda üretmeye başladığıdır.

Güzeli ve var olanı tüketen olmaktan yavaşça uzaklaşarak güzeli üreten ve var edene dönüşen ilk insanlar, bugün uygarlığın miladı olarak kabul ettiğimiz “höyük”leri arkalarında bırakarak günümüz uygarlığının kökenlerine ışık tuttular. Dünyanın en eski uygarlık izleri ve yerleşim yerleri olan höyüklerin onlarcası, bugün Anadolu ovalarında ve platolarında birer kitap gibi okunmayı bekliyor.

Peki ben bunları niçin söylemekteyim? Elbette bu yazının yazılış amacı, bir neolitik çağ ya da höyük güzellemesi yapmak yahut az buçuk kazıbilim bilgimle tarih üfürüklemek değildir.

Ben, ilkel ana ve atalarımızın, sanatın ve zanaatin ilk örneklerini yarattıkları höyükleri, uygarlığın ne olduğunu tanımlarken başvurulacak en doğru adres olarak görüyorum. Höyükler, çeşitli nedenlerle yıkılıp, yıkıldığı aynı yerde yeniden inşa edilerek evreleşmiş, iç içe geçmiş, tepeleşmiş bir yapılar bileşkesidir. O yüzden bugün höyüklerin bulunduğu yerler, uzaktan bir tepeyi andırmaktadır. Yıkıldığı yerdeki malzemeler kullanılarak ve bazen de bu malzemelere yenileri katılarak inşa edilen höyükler, uygarlaşmanın nasıl gerçekleştiğine dair kocaman bir ipucu değilse nedir?

Anadolu, tıpkı bağrından çıkarttığı höyükler ve o höyüklerin evreleşmiş katmanları gibi, tarih boyunca katmanlaşmış, evreleşmiş bir uygarlık merkezi olarak kıskanç gözler altında bugün Türk uygarlığına ev sahipliği yapıyor. Tabir uygunsa eğer, “Anadolu Höyüğü”nün en son katmanı olan Türkler, ister en başından beri Anadolu’da var olmuş olsunlar, isterlerse Anadolu’ya sonradan göç etmiş olsunlar, isterlerse de Anadolu’dan ayrılıp sonra tekrar Anadolu’ya dönmüş olsunlar; her biçimde ve koşulda, işte bu nedenle Anadolu kültürü ve uygarlığının tek haklı sahibi, temsilcisi ve mirasçısıdırlar.

Anadolu’nun geç ya da erken çağlarındaki uygarlıklar, zaman zaman kendi aralarında savaşmış olsalar dahi, Anadolu’ya dışarıdan gelen türlü müdahalelere birlikte yanıt vermekten gecikmemişler, müdahale ister Helenler’den, ister Haçlılar’dan, ister seküler Avrupalılar’dan gelmiş olsun, her zaman birlikte bu birikimi korumuşlardır. Dolayısıyla Anadolu, kendisini kovma güdüsüyle hareket eden düşmancıl eylemleri savuştururken, bu şekilde hareket etmeyen tüm insan hareketlerini, höyüğün farklı bir katmanı olarak istikrarlı bir biçimde yükseltmeyi başarmıştır.

Anadolu’yu, son işgal eyleminden de alnı temiz bir biçimde koruyan Kemalist başkaldırı ve devamında gelen Kurtuluş Savaşı ve Anadolu İhtilali, kazandığı utkuyla bu gerçeği bir kez daha “tarih” olarak işlemiştir. Son işgalden yurdunu canla başla koruyan Türkler, yani müslümanıyla, ortodoksuyla, musevisiyle, inançsızıyla ve daha bilmem ne inançlısıyla modern Anadolu’nun tamamı, yeniden yazılmak istenen -ve bazen de yazılan- uygarlık tarihinin sahnesine bir çuvaldız gibi düşerek, Nazım’ın destanındaki* tabiriyle, bir kısrak başı gibi uzanıyor.

Ve yine Nazım’ın tabiriyle: “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” yer…

İşte bu yer,

işte “bu memleket bizim.”

 

Berkay SEZER

Bir cevap yazın