AYDINLANMA, DEMOKRASİ ve TÜRKİYE

Bu yazımda, aydınlanma kavramından yola çıkarak, Türkiye’de demokrasi kavramının nasıl aydınlanma aleyhine kullanılmaya çalışıldığını, aydınlanmamış zihniyetlerin demokrasi algılarının insanı ve toplumumuzu nasıl yozlaşmaya mahkûm ettiğini göstermeye çalışacağım

 

Önce Aydınlanma nedir sorusundan başlayalım ve sözü ünlü Aydınlanma filozofu Immanuel Kant’a bırakalım.

 

Aydınlanma, Kant’ın söylemiyle, ‘insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.’ Bu ergin olmayış durumu, aslında, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. Ona göre, bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür. Bu suçun nedeni, aklın kendinde değil, aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aranmalıdır. Bu açıdan, ‘bilme ve tanıma yürekliliği göster’, ‘aklını kendin kullanma cesareti göster’ deyişleri Aydınlanmanın parolasıdır. Bu parolaya rağmen, insan kendi aklını kullanma cesaretini neden gösterememektedir?

 

Kant’a göre, doğa insanları yabancı bir yönlendirmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyle, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca, kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalır. Aynı nedenle, bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Zira ergin olmama durumu çok rahattır.

 

Kant’ın deyişiyle, benim yerine düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem pek de önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtarır. Kaldı ki ergin olmak, özne olmak,  tehlikeye atılmak, kararlar vermek, yaşamın sorumluluklarını üstüne almaktır. Şu halde, her insan için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür.

 

Yine Kant’ın söylemiyle, aydınlanma için özgürlük gerekir; fakat bu özgürlük, egemen gruplarca, çıkar odaklarınca, özgürlüklerin en zararlısı olan, aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden, kitlenin önünde apaçık olarak kullanma özgürlüğüdür. Ancak bu aklını kullanma özgürlüğünün tüm özgürlüklerden daha fazla sınırlandığını görürüz.

 

Subay, düşünme eğitimini yap; maliyeci, düşünme vergini öde; din adamı, düşünme inan; siyasetçi de sorgulama bana güven, bana itaat et demektedir. Bir diğer deyişle çıkarı olan herkes, dur, düşünme, koşulsuz itaat et diye seslenmektedir.

 

Kant’ın söyleminde dile gelen, birey olma, özne olma, aklını özgürce kullanma, yaşamın sorumluluğunu üstlenme, sosyal baskılardan ya da mahalle baskısından kurtulma, ancak dogmatik düşünceden kurtulmak ve aydınlanmanın olmuş bitmiş bir duruma işaret etmediğini, sürekli aydınlanma düşüncesinin yaşama geçirilmesiyle olasıdır. Kant’ta en klasik ifadesini bulan bu aydınlanma düşüncesi, Batı toplumlarında sanayileşmenin getirdiği yeni üretim biçimine bağlı olarak, yeni bir siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, dinsel vb. anlayışın oluşumuna işaret etmektedir. Bu yeni anlayışın üst yapı kurumları açısından en önemli olanları, özneleşme/bireyleşme, kişi olma, laikleşme, demokrasi, nesnel temelde bilgi ve değer üretme vb.dir. Burada dile gelen unsurlara ek olarak, bilgi ve değer açısından birikimli ilerleme, nesnel temelde üretilen bilgi ve değerin evrenselliği, üretime yönelme gibi unsurları da anımsatmak gerekmektedir. Kanımızca, tüm bu unsurların, mihenk taşı, nesneler dünyasını ilgilendiren bilgi ve o dünya ile bir şekilde ilişkili olan değerleri algılama ve yeniden üretmede, bireylerin tüm dogmatik düşüncelerden arındırılmasıdır. Bir diğer deyişle, ortaçağların egemen bakış açısı olan, bilgi ve değerleri, nesneler dünyası yerine kutsal metinlerde, göksel kaynaklarda ya da o metnin yorumcusu sayılan kimselerde arama arayışından vazgeçilmesidir.

 

Bu türden bir anlayış, ülkemiz açısından bakıldığında, Cumhuriyet Aydınlanmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Her ne kadar, daha II. Mahmut döneminden itibaren kimi yenileşme hareketleriyle karşılaşılsa ve bu yenilik hareketleri Tanzimat’la birlikte belli bir evrim geçirse de, bu dönemlerde yapılan yenilikler, ikili bir temelde yapılanmıştır. Yani bir yanda geleneksel, dinsel temelli kurumlar dururken, onların karşısına nispeten laik temelde yapılanan kurumlar oluşturulmuştur. Cumhuriyetle gelen Aydınlanma, bu açıdan kararlıdır, bütünüyle laik bir temele oturtulmaya çalışılmıştır. Bu Cumhuriyetle/Atatürk’le gelen aydınlanma ne yapmıştır?

 

Kant’ın özleminde dile gelen söyleme paralel bir biçimde, geçmişin (Osmanlı’nın) kul anlayışından bireye, değerleri üstlenen kişiye, din odaklılıktan laik odaklılığa, ümmetten ulusa, dini hukuktan ussal-laik hukuka, din egemen eğitimden laik eğitime, din temeline oturan ekonomiden ussal temele oturan bir ekonomiye vb. geçiş yapmaya çalışmıştır. Bu tutumuyla, Atatürk/Cumhuriyet Aydınlanması, hümanist bir temelde, Tanzimat’tan beri süregelen ikircikli yapıyı saf dışı etmeye çalışmış, özgürlükleri laik bir temelde artırmayı hedeflemiştir. Yani, din, bilim, siyaset, sanat, eğitim vb. alanları birbirinden ayırmış yerli yerine oturtmaya çalışmıştır.

 

Daha yalın bir deyişle söylemek gerekirse, sosyo-kültürel alanda, Kopernik devrimine benzer bir devrim yaratmaya çalışmıştır. Yani bilgi ve değerleri göksel kaynaklarda arayan bakış açısını terk edip, dinamik ve eleştirel bir zemin olan dünyevileşmeye yönelmiştir. Bunu görmek için, kadın hakları, siyaset, hukuk, bilim, sanat, felsefe, eğitim vb. alanında yapılan devrimlere kuş bakışı bakmak yeterlidir.

 

Peki, başarılı olmuş mudur?

 

Bu konuda ne çok iyimser ne de çok kötümser olmamak gerekmektedir. Çok iyimser olmamak gerekir; çünkü Türk aydınlanmasının karşısında bulunan güçler, daha Atatürk’ün ölümünden beri emperyalist güçlerle de işbirliği yaparak ve demokrasi kılıfı altındaki talepleriyle kazanımların altını sürekli oymaya çalışmışlardır. Bu süreç gördüğüm kadarıyla hala artarak devam etmektedir. Sözgelimi, halk öyle istiyor (demokrasi?) diyerek laik eğitim sistemi altüst edilmiş, kapatılan tarikatlar, tekke ve zaviyeler, cemaat adıyla yeniden diriltilmiş, hatta neredeyse sivil toplum örgütü unvanına kavuşturulmuş, dinsel talepler, sözde seküler kılığa sokularak, yine halk böyle istiyor diyerek yasalaştırılmıştır. Şu anki haliyle, Atatürk döneminin laik ontolojisi ve epistemolojisi karşısında, dinsel bir ontoloji, dinsel bir epistemoloji inşa etme yolunda epeyce yol katedilmiştir . Çok kötümser de olmamak gerekir; çünkü yapıldıkları dönemde, alt yapısı olmayan Atatürk’ün aydınlamacı devrimlerinin, tarihsel süreçte, şu ya da bu biçimde kimi alt yapıları oluşmuş ya da oluşturulmuş gibi gözükmektedir. Aslında içinde yaşadığımız dönemdeki toplumsal tartışma ve kırılma noktalarında çoğulcu bir sesle karşılaşmamız anılan saptamamızın bir uzantısıdır.

 

Kötümser olmamakla birlikte, son dönemlerde demokrasi kavramının, aydınlanma aleyhine kullanılmasından duyduğum felsefi rahatsızlığı dile getirmem gerekmektedir. Aslında bu sadece bize özgü bir durum da değildir; özellikle ABD ve Kimi Avrupa ülkelerinde de gözlemlenen bir durumdur.

 

Kuşkusuz, demokrasi sabit bir sözcük olmakla birlikte, bir kavram olarak demokrasi dile getirildiği günden beri daima tartışılmış ve tartışmalara bağlı olarak da içeriksel bir evrim yaşamıştır. Yaşadığı bu içeriksel evrim, içinde bulunduğumuz aşamada, demokrasi kavramının kendini yadsımasına değin uzanmıştır. Aslında bu uzanım, demokrasi kavramının tanımlanışına yöneliktir. Onu öyle tanımlarsınız ki, kendi içinde paradoksa neden olur. Sözgelimi, ‘demokrasi çoğunluğun iradesidir’ şeklinde tanımlanırsa, bu tanım onun yok oluşuna da neden olabilir. Çoğunluk iradesi demokrasiyi istemiyorsa, demokrasi ortadan kalkar.

 

Felsefi açıdan şunu sorabiliriz: Bir kavramın tanımı, kavramın kendisinin yok olmasına yol açıyorsa ne yapacağız. Benim yanıtım açık: Kavram yanlış tanımlanıyor demektir.

 

Şimdi, içinde bulunduğumuz dönemde, post-modern manevralarla, her şey birbirine o denli karıştırıldı ki, neyin ne olduğu, neyin neye ait olduğu belirginleştirilemez bir hal aldı. Aslında belirginleştirme ve sınırlama, bir şeyi kavramsallaştırma ve tanımlama çabasını içerir. Belirsizliklerin olduğu, sınırların olmadığı yerde, kavrama edimi de yok demektir.

 

İçinde yaşadığımız dönemde, aydınlanmanın ayırdığı, belirginleştirdiği her şey, yani bilgiyle inanç, dinle siyaset, gelenekle din, felsefe ile bilim, dinle ahlak, dinle bilim, dinle sanat vb. her şey bir karmaşa içinde birbirine girmiş gibi gözüküyor. Tabi bu düşüncel kaos, demokrasiyle din, demokrasiyle ahlak, demokrasiyle bilim vb. yi de birbirine katıp karıştırıyor.

 

Sözgelimi, kadın sünneti sorunsalını alalım. Bu demokratik, ya da siyasal bir sorun mudur? Bilimsel bir sorun mudur? Dinsel bir sorun mudur? vb. Eğer bu demokratik, siyasal bir sorun derseniz, çoğunluk bunu uygun buluyorsa, evet dersiniz ve meşrulaşır. Bundan ölen onlarca, yüzlerce, hatta binlerce kadın olmasına rağmen, görünüşte demokrasi kılıfıyla yasallık kazanır. Bilimsel bir sorun derseniz, bilim insanları sağlık vb. açısından uygulamayı araştırıp sonuçlarını ortaya koyarlar. Tabi bilimden olması gereken çıkmayacağı için, bilimsel verileri dikkate alarak etik ve felsefi tartışmalar yapılabilir ve bu tartışmalardan yola çıkarak politik düzenlemeler yapmak sağlık bakanlıklarına kalır. Dinsel bir sorun diye tanımlanırsa, iş daha da vahim hale gelir, binlerce kadının ölümüne neden olan bir uygulama dogmalaştırılır, hatta daha ileriye gidilip din ve vicdan özgürlüğü talebi ile demokratik bir zemine de kavuşturulabilir. Çünkü onun öyle olduğuna inanalar vardır; demokratik toplumlarda, inanma özgürlüğü olmalıdır, o halde demokrasilerde kadın sünnetine, ölümlere rağmen, halk öyle istiyor, öyle inanıyor diye olumlu bakmalıdır. Kuşkusuz bu durum, demokrasinin aydınlanma karşıtı kullanımını yalın bir biçimde örneklendirmektedir.

 

Verdiğim örneğin, ülkemizi doğrudan ilgilendirmediği için eleştirilebileceğinin farkındayım; ancak şeylerin birbirine karıştırılmasının ve demokrasiyle bu karışıklığın nasıl yasallaştırılabileceğinin ilginç bir örneğini vermek istedim.

 

İnanç olmayan bir şey, inanç haline sokulursa ve halkın çoğu da buna inandırılırsa ve halk da talep ederse, demokrasilerde buna izin mi vermek gerekir? Sözgelimi, insan kurban etme, hayvan kurban etme, sünnet, bedenine çentikler atma, kimliği anlaşılmaz bir biçimde örtünme, yani göz hariç tüm bedeni kara çarşafa bürüme, recmetme, muska yazma ve yazdırma, eşi ölen kadını diri olarak eşinin yanına gömme, şeyhin, tarikat liderinin sidiğini tedavi amacıyla içme,  vb. şeyler inançlaştırılmış, dinselleştirilmiş, halka da kabul ettirilmiş ise, demokrasilerde ne yapılacak?

 

Postmodern demokrasilerde ve bunun havariliğini yapanlarda sorunun yanıtı açık: Bunlara izin verilmelidir. Bilimsel ve felsefi olarak bu izne izin verilebilir mi? Yanıtım bir okdar açık: Kocaman bir hayır. O zaman ben demokrat değil miyim? Birilerinin demokrasi idelerine, düşüncelerine göre öyle görünüyor. Ama ben demokratım; çünkü benim demokrasi idem, demokrasi düşüncem, demokrasi kavramım, neyin ne olduğunu ayırmaya, belirginleştirmeye odaklıdır ve insana, çevreye, topluma zarar veren, insan onuruna ve özgürlüğüne yakışmayan her şeye hayır demektedir.

 

Türkiye’de, sadece Türkiye’de de değil, dünyada, demokrasi post-modern manevralarla yozlaştırılıyor, kültürel görecelilik ve öznellik adına her türden şeyi, halkın oylamasına indirgiyor. Kanımca nesnel ölçüler olmadıkça, her şey yerli yerine oturtulmadıkça, yani aydınlanma olmadıkça ve sürekli aydınlanma ilkeleştirilmedikçe demokrasi paradokslara yol açıyor.

 

Paradokslu diye demokrasiyi bir kenara mı bırakacağız? Hayır buna gerek yok; dediğim gibi hukuksal-nesnel ölçütler bulmak gerekiyor. Bu ölçütler, ancak laik bir ontoloji ve epistemolojiyle saptanabilir diye düşünüyorum. Ancak, tek ölçüt, Türkiye’de son dönemlerde yaygınlaştırıldığı, topluma empoze edildiği gibi inanç olunca, demokrasi sadece inançlara özgürlüğe dönüşüveriyor. İnançsallaştırılmış olana verilen özgürlük, modern olarak sunuluyor.  Tabi diğerlerinin inançları yok sayılarak…

Şimdi felsefi açıdan şunları soramaz mıyız: Ya o inançlar, gerçekten inanç değil iseler? Ya da o inançların gittikçe yayılması demokrasinin kendisini, insanı, insanın özgürlüğünü, onurunu vb yok edecek bir durma dönüşürse? Ve her şeyden önemlisi demokrasi, sürekli laik temelde yapılanan aydınlanmayı baltalayacak girişimlere neden olursa?

 

Aslında ben bu soruların yanıtını yazımın içinde nispeten verdim. Göremediyseniz yeniden okumanızdan başka bir şey öneremiyorum.

 

Doç. Dr. Hasan AYDIN

Bir cevap yazın