İSTİKLÂL SAVAŞI’NIN KIRMIZI KİTABI

          Bu yazıda, Mustafa Kemal Paşa’nın kaleminden çıkan çok önemli (fakat bu önemine kıyasla çok az bilinen, adeta sansürlenmiş) bir tarihî belgenin tam metnini; dönemin koşulları ve günümüzle bağlantılarına dair değerlendirmelerimle birlikte sunuyorum. Sakin bir kafayla, geniş ve rahat bir zamanda (ve mutlaka) okumanızı tavsiye ederim.

 

19 Aralık 1969: Amerikan 6. Filosunun çeşitli Akdeniz limanlarına ve bu arada Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretler, gündemin üst sıralarında. ABD ordusunun Vietnam’daki katliamları nedeniyle tüm dünyadaki Amerikan karşıtlığı yükselişte. Türkiye’de de 1967 ve 1968 yıllarında çok geniş kitlesel katılımlarla 6. Filo’yu ve Amerikan emperyalizmini protesto eylemleri yapılıyor. Hatta 16 Şubat 1969’da, devrimci gençlerin İstanbul Dolmabahçe’ye demirlemiş olan 6. Filoya yönelik protesto eylemlerine, ABD’nin güdümündeki dincilerin günler öncesinden medya yoluyla hazırlanmış bir saldırısı yaşanıyor. Siyasal tarihimize “Kanlı Pazar” adıyla geçen NATO’cu “Müslüman”ların bu saldırısında 2 devrimci genç öldürülüyor.  

 

  1. Filo İzmir’e de uğramış ve burada da kitlesel protestolarla karşılanmıştı. Fakat en ilginç tepkilerden biri İzmir’in Tepecik semtindeki genelev sakinlerinden gelecekti. Belki de 1946’daki Missouri zırhlısının İstanbul ziyaretinden önce genelevlerin boyanıp hazırlanmasındaki utancı silmek için olacak; Tepecik sakinleri, eğlenmek için karaya çıkan Amerikan denizcilerine hizmet vermeyeceklerini açıkladılar ve evlere de sokmadılar. Genelev kadınları, emperyalizmin hizmetindeki dincilerden daha onurlu çıkmıştı.

 

Bu noktaya nasıl gelindiğini daha iyi anlamak için geçmişe kısa bir yolculuk yapmak gerekiyor. Zaten Tarih bilimi de geçmişin kuru kuruya bir incelemesi olmayıp, bugünü anlamanın tek yolu değil midir?

 

*          *          *          *          *

 

5 Şubat 1920: TBMM’nin değil kendisi, düşüncesinin bile henüz zihinlerden geçmediği bir dönemdeyiz. İstanbul’da Osmanlı Devleti’nin Meclis-i Mebusan’ı toplanmış. Rauf (Orbay) Bey’in öncülük ettiği 70-80 kadar milletvekili bu meclisten işgallere karşı direniş ve bağımsızlık yönünde kararlar çıkmasına çalışıyorlar. Padişahın, işbirlikçi hükümetin ve işgal güçlerinin gölgesinde ne yapılabilirse onu yapmaya gayret ediyorlar. Boğazlar ve Karadeniz İngiliz donanmasının kontrolünde. Yunan ordusu, efelerin fedakâr direnişine rağmen Aydın’ı ele geçirmiş ve ilerlemekte. Albay Refet Bey, zeybek kıyafetiyle dağlarda Demirci Mehmet Efe’nin yanında. Antalya, Konya, Akşehir yöresi İtalyan işgalinde. Maraş yöresinde Ermeni milisleriyle birlikte ilerleyen Fransız kuvvetlerine karşı çarpışmalar başlamış. Elde bulunan tek işe yarar askeri birlik Doğu Anadolu’da Karabekir Paşa komutasındaki 15. Kolordu. Bir de Ankara’da Ali Fuat Paşa komutasında 20. Kolordu var ama sadece adı kolordu, tam mevcutlu bir tümen kadar bile askeri yok. Anadolu’daki diğer askerî birlikler de neredeyse sadece karargâh personelinden ibaret. Çerkes Ethem Bey’in Kuvayi Seyyaresi henüz örgütlenme aşamasında.

 

Mustafa Kemal ise artık bir sivil. Ankara’ya geleli henüz 1 ay olmuş. Sivas Kongresi’nde oluşturulan ve aslında bir tür “alternatif hükümet” anlamına gelen Temsil Heyeti’nin başkanlığından başka bir sıfatı yok.

 

İşgal bölgelerindeki halk yorgun, yoksul ve tereddütler içerisinde. Öyle ya, “Yunan Ordusu; Müminlerin Emiri, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Halifemiz Sultan Vahdettin Han hazretlerinin emri ve izniyle ilerlemekte. Yunan’a karşı çıkan, Halife’ye karşı çıkmış olur ve maazallah insan dinden çıkar, kâfir olarak ölür de cenaze namazı bile kılınmaz.” Yunan uçakları, buna benzer sözlerle dolu bir fermanı, binlerce broşüre basılmış halde işgal bölgelerindeki köylere atıyor.

 

Çok şükür ki Anadolu’da imanını satılığa çıkarmamış, namuslu din adamları da var. Yunan Ordusu’nun İzmir’e çıkmasından hemen sonra Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, büyük bir miting düzenleyerek, Yunan’a karşı cihad etmenin farz olduğunu, hiçbir şeye gücü yetmeyen bir kişinin bile yerden üç taş alarak işgalcilere atması gerektiğini belirten coşturucu bir konuşma yapıyor.

 

Bilindiği gibi daha sonra 11 Nisan 1920’de Mustafa Kemal başta olmak üzere birçok Kuvayi Milliyeci hakkında idam fetvası da çıkacaktır. Eski Şeyhülislam Mustafa Sabri tarafından yazılan fetvayı okuyan görevdeki Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi, İslam dinini böyle bir alçaklığa alet etmeyi içine sindirememiş ve imzalamayı reddederek istifasını vermiştir. Fetvayı imzalayacak birisi aranmış ve Dürrizade Abdullah bulunarak, Damat Ferit’in onayı ve Vahdettin’in iradesiyle fetva duyurulmuştur. Bunun üzerine Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Hoca’nın öncülüğünde 153 müftü ve din adamı da, bir “karşı fetva” yayınlayarak, İstanbul fetvasının aksine asıl cihadı Kuvayi Milliyecilerin yaptığını belirtmişler ve direnişe büyük bir güç katmışlardır. İslamcı şair Mehmed Akif de, hem bu “karşı fetva”ya imza koymuş hem de Anadolu’da köy köy, cami cami dolaşarak halkın Kuvayi Milliye etrafında toplanması için vaazlar vermiştir. Bu vaazlardan bazıları, broşürler halinde basılarak Anadolu’ya dağıtılmış ve halk üzerinde çok olumlu etkiler yaratmıştır.

 

Kuvayi Milliyeciler hakkındaki idam fetvasını kaleme alan Mustafa Sabri adına 2007 yılında Tokat’ta bir vakıf kurulduğunu da geçerken belirtelim.

 

          Gerçek dindarlar emperyalizme karşı mücadele ederken, sahtekâr dinciler her zaman olduğu gibi emperyalizmin hizmetindedir.

 

          (Bu hizmet, özellikle Türkiye NATO’ya girdikten sonra daha da organize bir hâl almıştır. Mustafa Sabrilerin, Dürrizade Abdullah’ların uzantıları 1950’lerde “Komünizmle Mücadele Dernekleri” çatısı altında örgütlenmeye başlamış, yazının başında da belirttiğim gibi, 1960’larda Amerikan 6. Filo’suna karşı gösteri yapan devrimci gençlere satır ve bombalarla saldırmışlardır.

 

            Dünya ölçeğinde ise bu hizmetin Müslüman Kardeşler, El Kaide ve IŞİD v.b. örneklerle sürdüğünü görüyoruz. Menemen’de Kubilay’ın kafasını kesenlerin ideolojik torunları, bugün IŞİD katilleri olarak karşımızdadır. Müftü Ahmet Hulusi Efendiler, Sütçü İmamlar ve Mehmed Akifler ise aslında bugünün sahte dindarlarıyla değil Deniz Gezmişlerle aynı taraftadırlar. Aradan geçen yıllarda eğitim, kültür ve siyaset hayatımızdaki çarpık gelişmelerin etkisiyle Mehmed Akif gibi bir şahsiyet, hayatta olsa asla yanyana gelmeyeceği kesimlerin kullandığı bir figüre dönüşmüştür.

 

            Bu noktada çeşitli fikir ve siyasetler arasındaki ayrımda temel ölçünün, emperyalizme karşı tavır almak olduğunu görüyoruz. Bu gerçeğin altını ne kadar çizsek azdır. Çünkü emperyalizme hizmet sözkonusu olduğunda, dincisiyle, Kürtçüsüyle, liberaliyle çeşitli kesimlerin birlik içerisinde olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde, emperyalizme karşı çıkan kesimlerin de dindarıyla, milliyetçisiyle, Kemalistiyle, komünistiyle bir şekilde güçbirliği yapabilmesi gerekiyor. Çünkü 23 Nisan 1920’de açılan Birinci TBMM’nde bulunan çok çeşitli kesimler arasındaki bu birlik sayesinde emperyalist işgalciler ve içimizdeki işbirlikçileri yenilgiye uğratılabilmişti. Günümüzdeyse, emperyalizmin hizmetindeki çeşitli kesimlerin, tam bir tutarlılık içerisinde Mustafa Kemal’i, Bağımsızlık ülküsünü ve Cumhuriyet Devrimi’ni hedef almasına rağmen, emperyalizme karşı olduğunu söyleyen kesimler arasında bu konuda bile bir fikir birliği olmadığını üzülerek görmekteyiz. Çizginin bir tarafındakiler, bir kaşık suda fırtına koparıp birbiriyle uğraşırken, emperyalizmin hizmetindekiler birlik halinde planlarını uygulamakta ve malı götürmektedirler.

 

            Aslında, daha önce Gaddafi ve Libya konulu bir yazımda sunduğum aşağıdaki fotoğraf, herhangi bir açıklamaya bile gerek kalmayan bir açıklıkla herşeyi gösteriyor. Fotoğrafta, ABD saldırısı sonucu Gaddafi devrilip linç edildikten sonraki günlerde, Özgür(!) Libya’da cuma namazı kılan bir grup görülüyor. Cuma namazı kıldığını zanneden bu güruh, aslında arkalarındaki ABD bayrağına secde etmekte olup, sadece bayrağı yanlış yöne koymuşlardır.)

 

 

1920’den devam ediyoruz;

 

İngiltere başta olmak üzere Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olan Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler, henüz Türkiye’ye dayatılacak barış koşullarına karar vermemişler. Diğer mağlup devletlerden Almanya’ya çok ağır koşullar taşıyan Versay Antlaşması imzalatılmış. Benzer şartlarla Avusturya’ya Sen Jermen (Saint Germain), Macaristan’a Trianon, Bulgaristan’a Nöyi (Neully) Antlaşmaları imzalatılmış. Osmanlı mirası ise tek lokmada yutulamayacak kadar büyük. Paylaşması bu yüzden uzun sürüyor. Bu bakımdan, birazdan okuyacağınız belgede geçen, “Türkiye barışı”, “bizim barışımız” gibi ifadeleri, işgalci devletler tarafından bize dayatılması planlanan barış koşulları olarak anlamak gerekiyor. Bu da zaten 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması olarak karşımıza çıkacak.

 

Bağımsızlık Savaşımızın “Strateji Belgesi”

 

İşte şimdi “bu ahval ve şerait içinde dahi” çıkış yolunu gösteren ve bütün bu çalışmanın temel eksenini oluşturan belgeyi sunacağım: Mustafa Kemal Paşa’nın 5 Şubat 1920 tarihli “Durum Muhakemesi”…

 

Tarih boyunca içinde bulunulan bir durumu bu kadar berraklıkla ve hatasız tahlil eden, bu kadar doğru ve uygulanabilir çıkış yolları öneren, geleceği de bu kadar isabetle öngören başka bir metin herhalde az bulunur. Taşıdığı büyük tarihî değer nedeniyle bu “Durum Muhakemesi”nin tam metnini veriyorum.

 

Bu belge, bağımsızlık mücadelesinin sadece Anadolu’daki işgaller bağlamında değil, küresel ölçekte nasıl kapsamlı bir bakışla yürütüldüğünü açıkça gösteriyor.  Aynı zamanda, bugüne kadar okul kitaplarında bize anlatılanlardan çok başka bir “Kurtuluş Savaşı” algısının zihinlerde belireceğini umuyorum. Böylece “Kurtuluş Savaşı tarihinde bir YENİDEN İNŞA denemesi”ne giden yolda ilk taşları döşemiş olacağız.

 

“Durum Muhakemesi”nde ortaya konan strateji, Kurtuluş Savaşımızın sadece Erzurum-Sivas-Sakarya-Dumlupınar’dan ibaret bir yaklaşımla anlaşılamayacağını göstermektedir. Enver, Talat ve Cemal Paşalarla Mustafa Kemal Paşa arasındaki mektuplarla da kararlaştırılan bu hususlar, Kurtuluş Savaşı’nın Berlin’den Afganistan’a, Londra’dan Moskova’ya uzanan bir coğrafyada yürütülen küresel ölçekte bir mücadele olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

 

Az sonra okuyacağınız metinde de görüleceği gibi Mustafa Kemal’in stratejisinin temel dayanak noktası Sovyet Rusya’dır. Ekim Devrimi’nin etkilerinin Avrupa’ya yayılması ve birçok ülkede devrimci işçi hareketlerinin yükselmesi, emperyalistleri korkutmuş ve Anadolu direnişi için uygun şartları sağlamıştır. Zaten bu yüzdendir ki bu belgeden, “resmî” ve akademik tarihçiliğimizde hemen hiç bahsedilmez. “Paşaların Asya Misyonu” adlı değerli eserin yazarı Murat Çulcu, bu durumu, “bugün emperyalizme her bakımdan bağımlı tarihçiler grubu daha doğrusu, tarihçiler çetesi oluşmuştur. Türkiye’de emperyal çıkarlara hizmet eden tarihçi çeteleri vardır.” sözleriyle dile getirmiştir. (*) Halbuki “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

 

          Tam da bu öngörüde olduğu gibi, NATO’ya girişimizden ve özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, başta eğitim ve kültür olmak üzere bütün kurumlarımızı işgal eden antikomünist Gladyo ideolojisi, Mustafa Kemal’i bile sansürlemiş, kendi tarihimizi doğru dürüst öğrenmemize engel olmuştur. İstiklâl Savaşı ve Türk Devrimi; antiemperyalist, halkçı ve devrimci içeriğinden koparılarak Amerikan milliyetçiliğine ve NATO’culuğa indirgenmiştir. Kısacası tarih yazanlar, tarih yapanlara sadık kalmamıştır.

 

          Başlıkta bu belge hakkında “Kırmızı Kitap” benzetmesi yapmıştım. Bu deyim, “öncelikli tehdit”ler ve özellikle de bunların sıralamasının değiştirilmesi vesilesiyle zaman zaman gündeme gelen “Millî Güvenlik Siyaset Belgesi” anlamında kullanılmaktadır. Şu farkla ki; Brüksel’deki Gladyo mahfillerinde, Pentagon’da, ABD Dışişleri Bakanlığı koridorlarında, Vaşington’daki düşünce kuruluşlarında hazırlanarak önümüze getirilen gayri millî metinlerin tersine bu stratejik belge, antiemperyalist ve devrimci bir halk önderinin zihninde hazırlanmıştır.

    

Belgenin aslı, doğal olarak çok sayıda eski kelime ve deyim içermektedir. Bu nedenle güncel Türkçe ile sunumunda, anlamı kesinlikle etkilemeyen ve belgenin gerçekte şifreli bir telgraf metni olmasından kaynaklanan birkaç düzeltme yaparak, Rasih Nuri İleri’nin “Atatürk ve Komünizm” adlı eserindeki metni esas aldım. Bu metni de, Kâzım Karabekir’in “İstiklâl Harbimiz” adlı eserinde bulunan orijinal telgraf metniyle satır satır karşılaştırarak gerekli düzeltmeleri yaptım. Parantez içindeki açıklayıcı sözler ve dipnotlar da bana aittir.

 

“Durum Muhakemesi”, Anadolu’daki çeşitli birlik kumandanlarına gönderilmiş bir belge olduğundan, buna verilen cevapların da ayrıca incelenmesi, o dönemin koşullarına ve direnme azmindeki insanların düşünce dünyasına çok daha vâkıf olmamızı sağlayacaktır. Bu kapsamda bir çalışmayı da, bu yazı dizisini bir kitaba dönüştürme hedefi bağlamında gerçekleştirmeyi umuyorum.

 

Mustafa Kemal Paşa, kuvvetle muhtemeldir ki daha 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken kafasında tasarladığı mücadele stratejisini bu belgeyle tarihe geçirmiş oluyor.

 

(*) Bu noktada, toptancı bir yargıdan kaçınmak ve haksızlık etmemek adına, uzun yıllar Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanlığını yürütmüş olan değerli bilim insanı hocam Ergün Aybars’ı zikretmek gerekiyor. “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” adlı hacimli eserinde Aybars, bu belgeyi inceliyor ve “Kafkas Seddi’ni yıkmak için Bolşeviklerle anlaşmak” ifadelerine özel vurgu yapıyor.

 

Yine tarihçi Sina Akşin de, “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” adlı eserinin 2. cildinde bu belgeyi mercek altına almış ve analiz sağlamlığını, öngörülerdeki isabeti vurgulamış.

 

Kısa kaynak listesi:

AYBARS, Ergün, “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi yay., İzmir, 1995.

AKŞİN, Sina, “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele”, Cilt I-II, 1. baskı, Cem yay., İstanbul.

İLERİ, Rasih Nuri, “Atatürk ve Komünizm”, 5. baskı, SCALA yay., İstanbul, 1999.

KARABEKİR, Kâzım, “İstiklal Harbimiz”, Cilt I, 3. baskı, Emre yay., İstanbul, 1993.

 

*             *             *             *             *

 

KURTULUŞ SAVAŞI’NIN EN ÖNEMLİ STRATEJİ BELGESİ

 

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN DURUM DEĞERLENDİRMESİ

 

Ankara’dan                                                                  Gayet Müstaceldir

          5.Şubat.1336 (1920)                                                                ŞİFRE

 

1,2,12,13,14,15,20. Kolordu Kumandanlıklarına

İstanbul’da Rauf Beyefendi’ye, Bursa’da Miralay Bekir Sami Beyefendi’ye

Nazilli’de Refet Beyefendi’ye, Erzincan’da Halit Beyefendi’ye

 

Ocak 1920 sonunda siyasi durumun muhakemesi: Müttefik Devletlerin Türkiye ile barış akdi için Aralık sonlarına doğru gösterdikleri aşırı ilgi ortadan kalkmış ve Türkiye barışı, belirsiz bir zamana yeniden ertelenmiştir. Müttefik Devletlerin birbuçuk yıldan beri fiilen vücuda getirdikleri oldubittileri (işgalleri), bizim barışımız için esas saymak istedikleri anlaşılmıştır. Bu durumda şimdilik işgal altında bulunan Kilikya (Adana yöresi) ve Urfa ve Maraş hattı ve Aydın vilayeti ile işgal edilmiş bu iki kıt’aya (parçaya, kısıma) denk bir Antalya hinterlandının herhangi bir maske altında işgal eden devletlere bırakılması ve Boğazların İngiliz egemenliğine verilmesi amacı güdülüyordu. Boğazlar konusu dışındaki şartlar, Müttefik Devletler arasında 1 yıldan beri görüşülmüş ve anlaşılmış şeylerdi. Fakat Boğazların İngiltere’ye bırakılması gibi bu kadar açık olarak beliren mesele, bütün Türkiye ve Karadeniz egemenliğinin İngiltere’ye bırakılması demek olduğundan, görünüşte Müslüman vatandaşların feryadı ve Türklerin umutsuz bırakılması gibi nedenlerle Fransa ve İtalya’nın şiddetli itirazını yaratmıştır. Bu yüzden Boğazlar için Müttefikler arasında fikir birliği hâsıl olamamış bulunması, barışımızı erteleyen bir neden olmuştur.

 

Bolşevik savaş başarıları da barışımızın akdine en önemli engel oldu. Bu ihtimal, Aralık sıralarında barışımızın hızlanmasına bir sebep sayılırken, başarının olağanüstü bir süratle yayılması, aksine bir erteleme nedeni olmuştur. Bolşevik başarılarının bizim barışımızın akdine etkide bulunmasının nedeni, barış şartları ne olursa olsun, tam bir teslimiyet ile (bu şartları) kabul edeceğimizi şüpheli hale sokmalarındadır. Gerçekten, işgal edilen topraklarımızın terki yolundaki bir barışa (böyle bir barışın dayatılmasına) silahla karşı koyacağımıza dair, Yunanlılarla devam eden milli savaş ve Anadolu’daki heyecan ve hazırlık gibi inandırıcı belirtiler vardır. Maraş olayları, muhtemel şüpheleri daha fazla giderecek olsa gerektir.

 

Diğer taraftan bizim barışımız akdedilmiş olsa bile Bolşevik başarıları bize temas ettiği zaman, Avrupa’nın durumu yine nezaket kazanacaktır. Çünkü Bolşeviklerle temas eden millet, ya sosyal veya politik bir hareket birliğine ya da onun seline silahla muhalefete mecbur olmuştur. Bizim de iki şıktan birini seçmemiz gerekmektedir. Ki Müttefik Devletlerin, bizim Bolşeviklere karşı silahlı mukavemetimizi ümit edebilmeleri için birçok fedakârlıklarda bulunmaları ve en azından 1 yıldan beri geçici işgal altında bulundurdukları Arap olmayan bölgeleri bize geri vermeleri gerekir. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan için esaslı fedakârlıklar gerektiren böyle bir sonuca ancak kesin bir zorunluluk altında karar verebileceklerdir. Ve bugün İtilâf Devletlerinin kendilerini böyle bir zorunluluğa mahkûm görmedikleri apaçıktır. Bizi tatmin yönü söz konusu olmazsa bizi kahretmeye ve bu yüzden her şeyden önce bütün mukavemet nedenlerimizi kırmaya karar vermeleri gerekir.

 

Türkiye’nin karşı koyma olanaklarını yok etme tedbirleri:

 

Bu tedbirlerin birincisi, Türkiye’nin kesin bir surette kuşatılması ve sarılmasıdır. Türkiye şimdilik Adalardenizi (Ege Denizi) ve Karadeniz sahillerinde ve Avrupa cephesinde güçlü bir şekilde kuşatılmıştır. Suriye cephesi, Hicaz’dan İskenderun’a kadar İngiltere ve Fransa tarafından kuvvetle, ihtiyaçla, nifakla ve halkın mütevekkilce teslimiyeti ile sarılmış sayılabilir. Irak ve İran cephelerinin maddî bir surette ve kesin bir şekilde kapatılmış olmaması, hızlı ve geniş yararlanmalara tabiat olarak pek elverişli değildir. Mesafeler geniş, ulaşıma kapalı, milletler aklı ermemiş ve memleketin içi de işgal altındadır.

 

Türkiye’nin diğer cephesi de Kafkasya’dır ki, elverişsiz barış şartlarına karşı silahlı mukavemet azmini kendisine en çok bahşeden cephe orasıdır. Türkiye, Kafkasya’da Bolşevik istilasını kolaylaştırma ve onunla hareket birliği yapmakla, batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir surette açmış olacaktır. (1) Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler taarruzî stratejik hareketler yapacak kuvvetleri süratle sağlayamazlar. Gereken hareket üslerine ise tabiaten sahip değillerdir. Böyle bir hareket ancak Batum’da söz konusu olur ki, bu halde bile Kafkasya ile Hazar Denizi’nin arasını tıkamak için Batum’dan başlayarak dörtyüz kilometreden fazla uzaklaşmak gerekir.

 

Bu durum karşısında İtilaf Devletleri, Bolşevikler ile Türklerin arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını bulmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve belki de Kuzey Kafkasya hükümetlerinin bağımsızlıklarını tanıyarak onları (kendi taraflarına) çektiler. Şimdi (bu milletlerin) Bolşeviklerle vuruşmalarını bir oldubitti haline sokmak için onları her yoldan kışkırtmakta ve pekleştirmektedirler. Bundan başka bizzat kuvvet yollamaya da başlamışlardır ki, bu kuvvet etkisiyle hem Bolşeviklerle çarpışmayı süratlandırmak ve hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle (gerekse) Bolşeviklerle herhangi bir temaslarını önlemek ve kontrol etmek fikrindedirler. (2)

 

Plan büyük bir ciddiyet ve acele ile uygulanmaktadır. Eğer bu plan başarıya ulaşır ve Kafkas milletlerinin bize karşı kesin bir set durumu almasıyla memleketimiz sarılı kalırsa artık Türkiye için dayanma olanakları kökünden yıkılmış olur. Ondan sonra siyasi varlıklarını tamamen kaybedecek olan Anadolu Türkleri, İtilaf devletleri subayları kumandası altında sömürge askeri olarak ordular teşkil edecek, hem Kafkasya milletlerinin İtilaf Devletleri itaatinde tutulması ve hem de Bolşevik istilasının durdurulmasını sağlamak için kan dökeceklerdir. (3)

 

Bu halde, İtilaf Devletlerine mutlak olarak teslim olma halinde bile Türklerin kendilerini feda etmekten kurtaracakları garanti değildir. Bu yüzden Kafkasya seddinin yapılmasını, Türkiye’nin kesin mahvı projesi sayıp bu seddi, İtilaf Devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara başvurmak ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak zorundayız.

 

Karşı koyma nedenlerimizi yok edecek tedbirlerin ikincisi, fiilen var olan ortak idareden (İstanbul hükümetleri ve işgal güçlerinin ortak yönetiminden) yararlanarak, Türkiye’yi içten oyarak çökertmektir. Bu hususta memlekette var olan siyasi nifak, İtilaf elinde en iyi bir araçtır. İtilafçılar, bu araçtan ve bazı makamların mutlak teslimiyet eğilimlerinden yararlanarak çalışmaktadırlar. Tabii ilk işleri her şeyden önce Kuvayi Milliye’nin çözülmesini ve Türkiye’nin elinde kalan silah ve cephanenin yararlanılmaz hale sokulmasını sağlamaktır.

 

Birinci derecede Kafkasya planını ve ikinci derecede iç çöküntüyü sağlamaya gerekli zamanı, İtilaf devletleri ancak zayıf, kararsız hükümetler sayesinde sağlayabilirler. Çünkü bu gibi hükümetler, İtilaf baskısına karşı koyabilecek iç kuvvetlerin gelişmesini çok fazla sınırladığı gibi, kamuoyunu uzun süre üzüntü ve endişe içinde tutarak resmî ve resmî olmayan kararlar alınışına kesin bir şekilde engel olur. Bundan başka İtilaf Devletleri, İstanbul’un göze batan bütün kişileriyle, iç ve dış akla gelebilecek bütün çevrelerle dolaylı olarak temas ederek, millete sürekli olarak belirsiz ve doğru olmayan umutlar telkin etmektedirler. Bu telkinler bile zayıf bir hükümetin sağladığı zamanı çoğaltmakta ve kolaylaştırmaktadır. Bu suretle kazanılan zamanlardan yararlanarak İtilafçılar sonunda Türkiye’nin sarılması ve iç çöküntüsü tedbirlerini tamamlayacaklar ve ondan sonra maskelerini birdenbire atarak İstanbul’da geniş ölçüde tutuklamalara, kuşatılmış Türkiye’nin çeşitli cephelerinde yığınak ve abluka tedbirlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü niteliğindeki barış şartlarını tebliğ edeceklerdir. (4)

 

İşte Şubat 1920’de aleyhimize uygulanmakta olduğunu gördüğümüz bu planın açıklanması, bize düşen tedbirleri ve görevleri göstermektedir. Bu tedbirler aşağıdadır:

 

Doğu cephesinde resmî ve resmî olmayan seferberlik yaparak Kafkas seddini arkadan yıkacak yığınağa başlamak,

 

Yeni Kafkas hükümetleriyle ve özellikle Azerbaycan ve Dağıstan İslam hükümetleri ile acele olarak ilişki kurarak İtilaf planına karşı kararlarını ve durumlarını anlamak,

 

Kafkas milletleri bize set olmaya karar verdikleri takdirde taarruz hareketimizi birleştirmek için Bolşeviklerle anlaşmak, (5)

 

İçerde milli teşkilatı son derece geliştirmek ve güçlendirmek,

 

Silah, cephane ve malzememizi vermemek için silah kullanmaktır.

 

En önemli görev ise İtilaf Devletlerinin zaman kazanmasına meydan vermemek ve onların maskesini atıp memleketin bütün mukavemet unsurlarını birleştirecek elverişli fırsat vermeye zorlamaktır. Bunu ancak durumu bu şekilde muhakeme eden, kesin karar sahibi bir hükümet yapabilir. Zaten Doğu cephesinde kuvvet hazırlanması ve şiddetle mukavemet gibi bazı noktalar sadece böyle bir hükümet sayesinde gerçekleşebilir. Böyle bir hükümet, sınırlarla ilgili barış şartlarımızı ve bu şartların kabulünü geciktirmeye takadımız kalmadığını resmen ilân ile beraber Doğu hareketi ile ilgili yukarıdaki tedbirleri ve memleketin gerekirse Anadolu’dan idaresini mümkün kılacak diğer hazırlıklara bilfiil giriştiğini de açıklar. Buna karşı İtilafçılar kesin niyetlerini göstermek zorundadırlar. Eğer bu niyet, bizimle çarpışmayı kabul suretinde belirirse, biz bu çarpışmaya iki ay sonra gerçekleşeceğinden daha elverişli şartlar içinde ve İtilaf grubunun hazırlıklarını daha tamamlamamış bulunduğu zamanda gireceğiz.

 

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti için en acele bir görev, siyasi durumun gereğine uygun tedbirlerin, hükümetle (İstanbul Hükümeti) görüş birliği içinde alınmasına imkân olup olmadığını bir an önce kestirmektir. Eğer böyle bir hükümet kurulmasına imkân yoksa -ne yazık ki umutlu olmaya sebep görülmüyor- aldanmayarak bu durumu şimdiden görmeli ve kabul etmeliyiz. Bunun üzerine alacağımız tedbir, Heyet-i Temsiliye arkadaşlarımızı İstanbul’dan çekmek ve derhal Kafkas milletlerine başvurmak ve derhal yukarıda bildirilen tedbirlere gayr-ı resmî fakat fiilî olarak girişmektir. Bu hareket çizgisi içerisinde, iç ve dış ilişki kesilişinin ne vakıt ve ne suretle gerçekleşeceğini tahmin etmek mümkün değildir. Fakat bir defa işler bu yola girdikten sonra ilişkileri kesmek, herhalde uzak görülmemelidir.

 

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

(20.Kolordu Kumandan Vekili Mahmut)

 

(1) Bu ifadeler, “Paşaların Asya Misyonu” adlı eserde de yer alan, Mustafa Kemal Paşa tarafından Enver Paşa’ya yazılan mektuptaki ifadelerle neredeyse aynıdır.

 

(2) Burada yapılan tespitler, “Tarihin Kilidi: Çanakkale Muharebeleri” başlıklı yazıda belirttiğim Çanakkale-Bolşevik Devrimi-Kurtuluş Savaşı denkleminin gerçekliğini ortaya koymaktadır. Çanakkale Zaferi kazanılamasaydı Bolşevik Devrimi gerçekleşmeyecekti. Birinci Dünya Savaşı’nın adı Birinci Dünya Savaşı olmayacak ve savaş orta ölçekte bir Avrupa içi çatışma olarak 1-2 yılda sona erecekti. Osmanlı coğrafyası ve Anadolu yine emperyalist devletler tarafından işgal edilecek ve fakat asıl önemlisi bu işgal sırasında (1920’de dayanışma içine girdiğimiz Bolşevik Rusya yerine) savaştan galip çıkmış bir Çarlık Rusyası da İstanbul’u ve Doğu Anadolu üzerinden yurdumuzu işgale girişecekti. Mustafa Kemal Paşa’nın, bu metinde Türkiye’nin direnme olanaklarını yok etme tedbirlerinin birincisi olarak saydığı “Türkiye’nin kesin bir surette kuşatılması ve sarılması” durumu da böylece gerçekleşmiş olacaktı. Bu koşullar altında Anadolu’da ortaya çıkması muhtemel bir direniş hareketi de herhalde kısa sürede ezilecek ve yok edilecekti. Türkiye Cumhuriyeti hiç ortaya çıkmayacak ve Türkler de bugünkü Filistinlilerin durumunda bir halk olacaktı.

 

(3) Gelibolu yarımadasındaki Akbaş’ta Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma çok büyük bir Osmanlı cephaneliği vardı. Emperyalist devletler, buradaki silah ve cephaneyi Sovyet Devrimi’ni boğmak için Rusya’da çıkardıkları iç savaşta Çarlık taraftarı güçlere göndermeyi düşünüyorlardı. Bunu haber alan Kuvayi Milliye, keşif, istihbarat ve operasyonel açıdan mükemmel icra edilen bir baskınla bu cephaneliği bir gecede boşaltmış ve Anadolu’ya taşımıştı.

 

Mustafa Kemal’in bu sözleri (başka bir yazıda Akbaş cephaneliği baskınını anlatırken bahsettiğim), Türk askerini emperyalistlerin lejyoneri yapma planının da kanıtıdır. Bu plan (değerli dostum gazeteci Deniz Berktay’ın bana yazdığı gibi) ister İstanbul Hükümeti tarafından emperyalistlere teklif edilmiş olsun, ister önce emperyalist devletler tarafından düşünülmüş olsun, Akbaş Baskını’ndan sonra artık gündemden düşmüştür.

 

Bu ve buna benzer gelişmeler, şüphesiz Lenin’in de bilgisine ulaşmakta ve Bolşevik Devrimi açısından Anadolu direnişinin yaşamsal önemini göstermekteydi. Ayrıca o dönemde emperyalistler ve İstanbul hükümetleri tarafından, “İngilizler, Fransızlar aslında barış istiyor fakat Kemalistler inatla savaşa devam etmek istiyor” gibi sözlerle Kuvayi Milliye aleyhine yürütülen propagandanın ne kadar asılsız bir yalan olduğu da anlaşılmaktadır.  

 

(4) Gerçekten de 17 Şubat 1920’de İstanbul’daki mecliste Misak-ı Milli’nin kabul edilmesi üzerine İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’a asker çıkararak meclisi basmış ve Rauf Bey başta olmak üzere vatansever milletvekillerini tutuklayarak Malta’ya sürgün etmişlerdi. Mustafa Kemal’in öngördüğü gibi tutuklamalar kitleselleşmiş, birçok vatansever, haklarında doğru dürüst bir suçlama bile yapılmadan uzun süre hapis yatmıştır. 10 Ağustos 1920’de ise Türk Milleti’nin idam hükmü niteliğindeki Sevr Antlaşması, işbirlikçi İstanbul Hükümeti tarafından onaylanmıştır. Antlaşma, TBMM’de görüşülmeye bile değer bulunmamıştır.

 

(5) Bu yazının yer aldığı 10 bölümlük bir dizinin ilk 2 bölümünde 1. Dünya Savaşı sonlarındaki Kafkasya olaylarını ve Bakü harekâtını anlatmıştım. Bu süreç sonunda Kafkasya belli bir şekil almış ve birçok Türk subayı da Mondros’tan sonra teslim olmayarak o yörelerde kalmıştır. “Kafkas milletleri bize set olmaya karar verdikleri takdirde taarruz hareketimizi birleştirmek için Bolşeviklerle anlaşmak” ve “Kafkasya’da Bolşevik istilasını kolaylaştırma ve onunla hareket birliği yapmakla, batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir surette açmak” gibi ifadelerin hayatiyet bulabilmesinin arka planında 1918 Bakü Harekâtı vardır.

Bir cevap yazın