İNSANI SAVUNMAK: AYDINLANMANIN HÜMANİST ODAĞI ÜZERİNE

Aydınlanmanın Amacı Nedir?

Aydınlanmanın amacının ne olduğundan söz etmeden önce, birkaç cümle ile Aydınlanmanın ne olduğunu konuşmak gerekir.

“Aydınlanma Nedir?” sorusuna Kant’ın verdiği “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.”1 cevabını kabul etmekte ve Kant’ın “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”2 ilkesini benimsemekteyiz.

Yine, Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanma, hakikat ile bilimsel sistemi bir tutan felsefedir.” tanımını da destekleyici buluyoruz.

Bu iki tanımdan yola çıkacak olursak, özetle “Aydınlanma, insanın kendi aklını özgürce kullanarak doğruyu bulmasıdır.” diyebiliriz.

Bu tanımı bir kenara not ettikten sonra, şimdi Aydınlanmanın amacının ne olduğu tartışmasını ele alabiliriz.

İnsanlığın tarih boyunca en büyük korkusu ve çabası ‘hayatta kalmak’ olmuştur. Doğa karşısında av konumunda olduğu günden, avcı-toplayıcı, üretici ve hükmedici konumuna gelene kadar, bireysel ve toplumsal olarak insan türünün en baskın dürtüsü ‘hayatta kalmak’tır. Medeniyeti inşa eden ve Aydınlanma’nın önünü açan da bin yıllarını av olarak geçiren insan türünün içerisinde hala dipdiri bulunan bu hayatta kalma dürtüsüdür.

İçerisinde barındırdığı bu kuvvetli hayatta kalma dürtüsü sebebiyle insan, doğa ile çelişik halde bulunur. Hızdan, diş, boynuz ve pençeden yoksun bulunan bu türün elinde hayatta kalmak için kullanacağı yegane aygıt ise akıldır.

İşte, Aydınlanma insan ile doğa arasında bulunan, hayatta kalma korkusu sonucu ortaya çıkan çelişkiyi çözümlemeyi amaçlar.

Şüphesiz ki, doğa ile arasındaki bu çelişkiyi çözmek, insanın yeni bir girişimi değildir. İnsanlık, ergin olmadığı bin yıllar boyunca, çelişkiyi metafizik, mitoloji, ayin ve kurban ile bastırmayı denemiştir. Aydınlanma ise, tüm bu metafizik yöntemlerin çelişkiyi çözümleme noktasında nafile olduğu, tek çıkar yolun aklın özgürce kullanımında olduğu savındadır.

Öyleyse denilebilir ki; “Aydınlanma, insanın hayatta kalma dürtüsünden kaynaklı olarak ortaya çıkan, doğa ile insan arasındaki çelişkiyi çözümlerken, insanın aklını özgürce kullanarak doğruyu bulmasını amaçlar.”

 

Burjuvanın Aydınlanmayı İstismarı

Aydınlanma, Avrupa’da feodal düzene bir tepki olarak gelişen liberalizmin ikliminde yeşerdi. Liberalizm, dönemin Avrupa’sında egemenliğini metafiziğe dayandıran feodal güç odakları aristokrasi ve ruhban karşısında, sermayeden güç alan burjuvazinin desteğini kazandı. Egemenliği aristokrasi ve ruhbanın elinden almak hevesindeki burjuva, kolaylıkla liberalizm taraftarı kesildi ve “laissez faire”* ilkesinin en hararetli savunucusu oldu.

Ayrıca burjuva, aristokrasi ve ruhbanı alt edebilmek için, metafizik egemenliğin yerine, aklın egemenliğinin de savunuculuğuna soyundu. Böylece Aydınlanma, Avrupa burjuvasının güç tutkunu ellerinde büyüdü ve işlevsellik kazandı.

Ancak çağ boyunca burjuvanın bayraktarlığını yaptığı liberalizm, Aydınlanmayı, salt rasyonalizme indirgemiş, rasyonalizm ise pragmatizme evrilmiştir. Bu durumun sosyal ve ekonomik yansıması ise kapitalizmdir.

Nesnel doğruları bulduğu iddiasındaki teolojik egemenliği kırmak için aklın işlevini öznel doğruları bulmakla sınırlayan burjuva, bir süre sonra bununla da yetinmeyerek öznel doğruyu, bireysel fayda düzlemine çekmiştir. Oysa, Horkheimer’a göre; “Aydınlanmanın nesnel doğruluğu ortadan kaldırmak gibi bir amacı yoktu, sadece ona rasyonel bir temel kazandırmaya çalışıyordu.”4

Zira bireysel fayda her zaman toplumsal fayda ile barışık değildir. Zaten liberalizmin “laissez faire” ilkesi, salt rasyonel yorumlamadan geçirildiğinde, yalnızca güçlü olanın hayatta kalması mantıksal sonucuna varır. Bu ise bir doğa yasası olan “doğal seçilim”in ta kendisidir. Halbuki denememizin başında Aydınlanmanın amacının; doğa ile insan arasındaki çelişkiyi çözümlerken, insanın aklını özgürce kullanarak doğruyu bulması olduğunu dile getirmiştik. Şu halde, en vahşi doğa kanunlarına kayıtsız şartsız teslimiyetle neticelenecekse, yüzlerce yıllık Aydınlanma çabası nedendir?

Aydınlanma, burada, burjuvanın elinde, kendisi ile çelişik bir hale düşürülmektedir. Özgür aklın yegane yol göstericiliği, aklın yol göstericiliğinin yadsınması neticesine vardırılmaktadır.

Burada Horkheimer’in şu tespitine katılmamak elde değildir:

“Aklın biçimselleşmesi ile adalet, eşitlik, mutluluk, hoşgörü gibi gücünü akıldan aldığı varsayılan bütün kavramlar düşünsel köklerinden koparılmıştır.”[…]“Bu ideallerin herhangi birinin doğruya kendi karşıtlarından daha yakın olduğunu kim söyleyebilir?”5

Nitekim burjuva Aydınlanmacılığının akılcılığı davranış ve düşüncenin doğurduğu faydaya indirgemesi bariz bir biçimde faşizme varır.

Zira akılcılığın faydaya indirgenmesi ve güçlü olan hayatta kalır yasasının boyunduruğu altına sokulması; Almanların, Yahudileri gaz odalarında imha etmesinin Nazi öznel aklına; yada Japon kentlerine atılan atom bombalarının Amerikan öznel aklına uygun olduğu sonucunu karşımıza çıkarır, ki sadece bu iki örnek dahi burjuva elinde Aydınlanmanın gerçek maksadından ne kadar uzak düşürüldüğünü gözler önüne serecek yeterliliktedir. Fakat, günümüzde ve geçmişte bu çarpıklığın daha çok sayıdaki örnekleriyle karşılaşmamız da mümkündür.

 

Aydınlanma ve Hümanizm

Doğa ile insan arasındaki çelişkiyi, insan aklına dayanarak çözümlemeyi amaçlayan Aydınlanmanın odağında hümanizm bulunur. Zira aydınlanma özgür insan aklına dayandığından dolayı, çevreyi insan merkezli olarak algılar. Aydınlanma Çağı boyunca, Aydınlanma önderlerince seküler bir tavır takınılması ve ilk cephenin teolojik egemenlere karşı açılması bu hümanizmin eseridir.

Oysa burjuva egemenliğinin ideolojisi konumundaki kapitalizm, hümanizme karşıttır. Çünkü sermayeyi ve karı kutsarken, insanı sadece üreten ve tüketen bir makine olarak algılar. Çevreye bakışının odağında insan değil, kar vardır.

Bu ise Aydınlanma düşüncesi ile çelişen bir durumdur. Aslında Kant, aydınlanmamış olmaktan bahsederken “Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir…”6 diyerek burjuvazinin bu eğilimine cılız bir itiraz sesi yükseltmiştir.

Yine sanayi devrimiyle birlikte makine, insanın aklı ile doğayı biçimlendirebilmesinin en önemli aracı olmuştur. Ancak, günümüzde açıkça ortaya çıktığı gibi, burjuvanın hırslı ve acemi ellerinde makine, doğayı -ve dolayısıyla insanlığı- tahrip edici bir hal almıştır.

Doğayı, kar uğruna öngörüsüzce tahrip eden kapitalizm, bir kez daha Aydınlanmanın hümanist odağı ve insanı hayatta tutma amacı ile ters düşmektedir. Zira insan, doğa ile çatışık değil, çelişiktir.

Engels, “Şimdiye kadar bütün devrimler, belirli bir mülkiyet türünün, bir başka mülkiyet türüne karşı korunması için yapılmışlardır.”7 demektedir. Aydınlanma Çağı boyunca burjuva, aristokrasi ve ruhbanı devirmek için çabalamıştır. Ancak burjuvazinin faydacılığı, Aydınlanmayı gerçek amacından uzaklaştırmış, iki dünya savaşında görüldüğü gibi, çelişkilerle dolu bir trajediye yol açmıştır.

Şu halde Aydınlanma’yı gerçek maksadına ulaştırmanın ilk adımı kar ile gözü kararmış burjuvanın makine üzerindeki egemenliğini doğa ve tüm insanlık yararı için kontrol altına alabilmektir.

Aydınlanma, burjuvazinin tekelinden alınarak, halkçı bir düzleme çekilmelidir. Yeniden hümanizmi odağına yerleştirmelidir.

Bu noktada Kant’a bir kez daha kulak vermemiz gerekir:

“Kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da’ insanın kendindekini akıllıca değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır.”[…] “Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir.”8

 

Promete Söylencesi Üzerine Birkaç Söz

Mitolojisinin en bilindik söylencelerindendir Promete söylencesi. Aiskhylos’tan, Goethe’ye, Albert Camus’tan, Tevfik Fikret’e çok farklı şekillerde yorumlanmış bir kahramandır.

Tanrısal ateşi, çalan ve insanlığa armağan eden kahraman.

Aslında Promete söylencesi, bize asırlar önce insan kavrayışının ve simgeleştirme becerisinin ne denli yüksek olduğunu gösterir türdendir.

Promete zeki ve geleceği görme yetisine sahip bir titandır. Tanrılar tarafından düşürülmüş bir mitolojik sınıftandır ve Zeus’un tahakkümü altındadır.

Denilebilir ki Promete söylencesi ile mitolojide adeta bir örnek “aydın” tipi tasvir edilmiştir.

Zira Promete, balçığı kendi gözyaşıyla yoğurarak insanı yaratmıştır. Tıpkı, aydının çektiği bireysel acılar ile “insanlık” dediğimiz olguyu yaratmasına benzer biçimde…

Ve yarattığı insanın acizliğine acıyarak, tanrılardan ateşi çalıp insana armağan etmiştir. Yorumcular arasında hiç tartışma götürmez ki, Promete’nin tanrılardan çaldığı ateşle simgelenen; akıl, bilim ve tekniktir. Söylencenin burasında, Promete’nin aydın vasfı bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Promete, insana aklını kullanmayı, bilimi ve tekniği armağan etmiştir.

Ancak bu yaptığından dolayı tanrıların kralı Zeus ile simgelenen despotizmin gazabına uğrar. Zira Zeus (despot), tahtından düşürüleceği korkusuyla, insanlığın ateşten (akıl, bilim ve teknikten) yoksun bir biçimde aciz kalmasını kendi çıkarlarına daha uygun bulmaktadır.

Ceza olarak Promete, Kaf Dağı’na zincirlenir ve bir kartal (ki kartal Zeus’un simgelerinden biridir) her gün gelerek Promete’nin karaciğerini yer. Karaciğer, ertesi gün kendisini tekrar yeniler, kartal tekrar gelir ve karaciğeri tekrar yer. Bu işkence böyle sürüp gider.

Burada, karaciğerin kendisini kolayca yineleyen bir organ olduğu tıbbi gerçeğinin, mitolojide nasıl yer aldığı şaşkınlığını bir kenara bırakırsak, ortaya şaşırtıcı bazı başka sembolik anlatımlar daha çıkmaktadır. Nitekim söylencede kartalın Promete’nin karaciğerini gagalaması boşa değildir. Zira Antik Yunan’da insanlar, duyguların karaciğerde olduğuna inanırlardı. Yani söylencenin burasında tasvir edilen, aydının (Promete) insanlığa akıl, bilim ve tekniği vermek uğruna, despotun (Zeus/kartal) hem bedensel hem de duygusal işkencesine maruz kaldığıdır. Ki bu tarihte onlarca örneği bulunan bir gerçekliktir.

Herkül tarafından işkenceden kurtarıldığında dahi, “Zeus, tahtından düşmedikçe, benim işkencelerimin sonu yoktur.” der Promete.

Kısacası Promete söylencesi ile karşımıza apaçık bir “aydın” tasviri çıkmaktadır. İnsandan üstün, insanlığın yaratıcısı, öngörü ve aklıselim sahibi, insanlığa aklını kullanmayı, bilimi ve tekniği öğreten, despotizme başkaldırmış, ve tüm bunların fiziksel ve duygusal ıstırabını çekerek, bedel ödeyen bir karakter.

Aydınlanmanın ilk öncüleri, ruhbanı alaşağı ederek, çağlar boyu insanlığı aciz ve esir bir halde tutan karşılaştıkları bu ilk despotu tahtından indirmiş ve yerine insan aklının egemenliğini koymuşlardır.

Şimdi ise karşımızda bir başka despot daha durmaktadır.

Bugün, her aydına düşen görev de aşağı yukarı Promete’ye düşenle aynıdır. Yani; özgürlüğü, aklı ve bilimi insanlığa yaymak uğruna, despotizmle mücadele etmek görevi.

Yani; Aydınlanmanın, hümanizmle bütünlüğünü ve gerçek amacını sonuna kadar savunarak, Aydınlanmayı kitlelere taşımak, nesnel doğrulara rasyonel zemin üretmek ve aydınlanmayı burjuva tahakkümünün dışına çıkartarak, bütün insanlığın faydasına işletmek…

Yazımızı noktalarken, Albert Camus’a atfedilen şu sözü hatırlamak gerekir:

“İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm.”

 

 

 

Notlar

* Fr. Bırakınız yapsınlar.

 

Kaynaklar

1,2,6,8 Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir?, 1784

3 Theodor W. Adorno & Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul, 2014, Sf. 119

4 Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, Sf. 69

5 M. Horkeimer, Akıl Tutulması, Sf. 74

7 Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara, 1978, Sf. 154

Bir cevap yazın