Günümüz Türkiyesi’nde Kemalistlerin Aydınlanma ile İmtihanı

            Aydınlanma kavramının bugün Kemalistlerin zihin dünyalarındaki yerini oluşturan ana unsurlar Aydınlanma çağının gerçeklerini daha çok yansıtmaktadır. Başka bir deyişle Kemalistlerin aydınlanma kavramı ile ilişkisi kavramın kuruluş sürecindeki içeriği ile daha yakın bir ilişkiyi ifade etmektedir. Bu yakın ilişkiyi sağlayan bağlantı noktası ise Cumhuriyetin aydınlanma kavramına bakışı ile de doğrudan ilgilidir. Cumhuriyetin ilanı ve Kemalizmin iktidarında aydınlanma kavramını incelerken karşımıza “Türk aydınlanması” olarak tanımlanan bir dönüşüm süreci karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple Kemalistlerin aydınlanma kavramı ile ilişkisini irdelerken “Türk aydınlanması” olarak tanımlanan dönüşüm sürecine de değinmek gerekmektedir.

“Türk aydınlanması” kavramı, klasik anlamda aydınlanmacı fikirlerin etkisi altında gelişmiştir. Kemalizmin iktidar inşası sürecinde karşımıza en belirgin olarak çıkan hadiselerin başında iktidarın dinsel otorite ile mücadelesi gelmektedir. Aydınlanma çağının ve aydınlanma düşüncesinin temelini oluşturan din eksenli siyasal, toplumsal ve kültürel yapıya karşı mücadele Cumhuriyet rejiminin kuruluşundaki en belirgin özelliklerin başında gelmektedir. Halifeliğin kaldırılmasından Tevhid-i Tedrisat’a, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasından Halkevleri ve sonrasında da Köy Enstitülerinin kurulmasına kadar kurucu iktidarın klasik aydınlanmacı reflekslere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Din eksenli eğitim algısından bilim eksenli bir eğitim sistemi inşa etmek yine bu dönemin temel niteliklerinden biridir.

Kemalizmin aydınlanma kavramı ile kurduğu ilişkinin temelinde yatan ana husus dini bir karakter altında merkezileşen siyasal otoriteye boyun eğen “kul” seviyesindeki bireylerin düşünen, sorgulayan ve bu şekilde özgürleşen bireyler haline dönüşmesidir. Aydınlanmanın mevcut dini otoriteye karşı bir özgürleşme hali olduğu gerçeğinden hareket edildiği zaman Türk aydınlanmasının da dinsel otorite ile mücadele üzerinden şekillendiği görmek mümkün olacaktır. Klasik anlamda aydınlanma düşüncesi ile Türk aydınlanması arasında kurulan benzerliklerin bir diğeri de toplumu merkeze alan ve toplumu dönüştürmeye çalışan, kimi zaman bu dönüşüm ideali için yukarıdan müdahaleci tavırdır. Türk aydınlanmasının temelini oluşturan dini otorite ile mücadele ve dine karşı bilimin iktidarı dönemin genel karakterini yansıtmaktadır. Aydınlanmanın “burjuva” niteliği kendi içinde olumlu ve olumsuz çıktıları ile henüz Kemalist cenah tarafından üzerinde durulan bir nokta olmamıştır. Türkiye’de aydınlanma sürecinin durduğu bir nokta vardır ki bu nokta aslında düşünsel tıkanmanın da başladığı bir noktaya işaret etmektedir. Aynı zamanda bu nokta Kemalizmin “devrimcilik” ilkesinin güncel siyasal çekişmeler ve dönüşümler içinde yerini duraklamaya ve gerilemeye bıraktığı “statik” bir noktadır.

Mustafa Kemal’in iktidar olduğu dönemde başlayan bu çabanın ne ölçüde ileriye doğru taşındığı görmek için günümüzde Kemalistlerin düşünürken hangi araçları ne şekilde kullandığına da değinmek gerekmektedir. Bu bağlamda Kemalistlerin aydınlanma kavramı ile ilişkisini birbirine bağlı iki ana problem üzerinden yaklaşmak sağlıklı olacaktır. Bu problemlerin ilki Kemalistlerin bilgi edinme, bilgiyi işleme ve bilgiyi düşünceye dönüştürerek ifade etme süreçlerindeki sorunlarla ilgilidir. Diğeri ise buna bağlı olarak Kemalistlerin düşüncesinin yöntemsel sınırlılıklarının yanısıra konu bazında da sahip olduğu sınırlılıklardır. Bu yazı, kendi sorunsalını temel ve genel başlıklar üzerinden tanımlayarak yalın bir durum tespiti yapmayı amaçlamaktadır.

İlk problemi biraz daha detaylandıracak olursak yukarıda bahsedilen üç sürecin her birini kendi içinde değerlendirmek gerekecektir. Bu süreçlerden ilki bilgiyi edinme sürecidir. Bilgi edinme süreci genel itibariye oldukça sağlıksız bir süreçtir. Zira bilgi edinme sürecinin en yoğun kanalı hiç şüphesiz sosyal medya üzerinden gerçekleşmektedir. Çevre nesnel bir gözlükle incelenemediği için gözlem yapılamamaktadır. Kitap okuma alışkanlığının oldukça düşük olduğu bir ülkede bilgiyi temel kaynaklardan edinmek neredeyse mümkün değildir. Ağırlıklı olarak sosyal bilimlerin konularına dahil olan siyasal mevzular ile ilgili her bireyin akademik bir titizlikle bilgiyi doğrudan temel kaynaklardan edinmesini düşünmek oldukça zordur. Buna karşılık sağlıklı bir bilgi edinmek için böylesi bir çabayla bile karşılaşmanın oldukça zor olduğunu görüyoruz. Türkiye’de ve/veya dünyada olup biten gelişmelerle ilgili bilgileri edinme yolu ile ilgili süreci şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Bilgiye tek yanlı bir kaynak üzerinden ulaşılıyor.
  • Tek yanlı kaynakların ise yalnızca az sayıdaki örneği inceleniyor.
  • İncelenen kaynaklar büyük ölçüde popüler olan ve reklamı çok olan kaynaklar oluyor.

 

İkinci süreç ilk sürece doğrudan bağlı olan bilgiyi işleme sürecidir. Dışarıdan alınan bilginin zihnimizde yeni bir şekil alması olarak da özetleyebileceğimiz bu süreç düşüncenin pişirilmesi, başka bir deyişle olgunlaşması halini ifade etmektedir. Sözün ağzımızdan çıkmadan önceki son hali olan bu süreçte alınan verileri belirli mantık ilkeleri doğrultusunda yorumlamaya çalışıyoruz. Tam bu noktada tüm dünyayı ortadan ikiye bölüyoruz. Edindiğimiz bilginin kaynağı “güvenilir”(!) bir yere aitse verilen bilginin “mutlak doğru” olduğu sonucuna varabiliyoruz. Eğer “karşı” görüşten bir bilgiyle karşılaşıyorsak bu bilginin de “mutlak yanlış” olduğu sonucuna varıyoruz. Bilgiyi edindiğimiz kaynaklarla kurduğumuz gönül bağı bizi maalesef aydınlanma çağı gerisine doğru atıyor. Neden? Çünkü pek çoğumuz bilgi kaynaklarımızın yanlış olamayacağına dair katı bir kanaat sahibi oluyoruz. Bu da bizi temelinde inanç olan bir bilgi edinme ve bilgiyi işleme süreciyle karşı karşıya bırakıyor. Nesnel anlamda bir bilgi edinmenin yolu, bilginin doğru ya da bilimsel olup olmadığının farklı kaynaklarla tespit edilip edilmemesinden geçmektedir. En azından bu çaba nesnel bir bilgiye ulaşmanın ilk adımlarından birisidir. Bu bir çeşit “sağlama” kültürüdür. Mümkün mertebe farklı kaynaklar üzerinden yapılan uzun erimli bir çalışmanın sonucunda ulaşılan bir nevi sentez niteliğindeki sonuçlar bizi nesnel yargılara doğru götüren en emin yoldur. Ama bilginin kaynağına duyulan hürmet, tek yanlı edinilen bilgilerin yanlış olmadığına değil olamayacağına dair katı kanaat bizi hem nesnel bilgiden hem de klasik aydınlanmanın temeli olan rasyonaliteden sürekli olarak uzaklaştırmaktadır.

Bu oldukça temel bir konformizm halidir. Bu düşünme sürecinin gerçek manada zorluğunu gizil olarak tespit etmiş bireylerin konuyla ilgili zaten daha önceden düşünmüş(!) insanlar üzerinden hazıra konmasıdır. Başka bir ifadeyle iliklerimize kadar işleyen konformizm düşünmeye yönelik çabayı büyük ölçüde geriletmiştir. Bir bilgiye sahip olma hali bugün bir başkasının düşünce dünyasının çıktılarını ezbere tekrar etme ile eş değer bir noktaya gelmiştir. Belirli konularla ilgili temel kaynaklarla temas artık yalnızca akademik olarak bu konularla uğraşan bilim insanlarının gündemlerine sıkışmıştır. Kamuoyunun edindiği bilgi belirli olayları yorumlayan kişilerin bilgisidir. Hatta çoğu zaman esas olayları yorumlayan kişilerin yorumlarıdır. Aydınlanmanın düşünme sürecine yarattığı en önemli katkı dünyanın bilgisine ulaşmak için “dini” karakterli aracıların ortadan kaldırılmasıdır. Düşünsel olarak zincirlerinden kurtulan bireylerin dünya ile doğrudan temas edebilmeyi sağlayan aydınlanma, insanların özgür bir biçimde düşünebilmesine olanak tanımaktadır. Buna karşılık günümüz Türkiyesi’nde bu durum maalesef aydınlanma çağının bir ölçüde gerisine düşmektedir. Zira birey ile bilgi arasına konformizm ve inanç üzerine inşa edilen entelektüel(!) ruhban sınıfı, kendi çizdiği doğrultuda bireyleri peşinden sürüklemektedir. Popüler figürlerin düşünceye değil duygulara hitap eden sosyal bilim anlayışları, popülarite ile kaliteyi ölçen kitlelerin bu yeni ruhban sınıfını daha çok kutsamasını sağlamaktadır. Kitleler kendisi yerine düşünme faaliyeti gösteren ve bireyleri bu dertten”(!) kurtaran kişilere iradelerini devretmektedirler. Bu da aydınlanma ve beraberindeki modernleşme süreci ile birlikte cemaatlerden cemiyetlere evrilen toplumsal sürecin tersine dönmesini ve düşüncesini yeni bir entelektüel ruhban sınıfına emanet eden kitlelerin yeni bir cemaatleşme süreci ile karşı karşıya kalmasını beraberinde getirmektedir. Bilgiyi işleme sürecini de genel olarak şu şekilde ifade edebiliriz:

  • Bilgi, edinilen kaynağın yorumlarıyla beraber işlenmektedir.
  • Bu süreçte edinilen bilgi bir mantık süzgecinden geçmemekte doğrudan ezberlenmektedir.
  • Kaynağa güven(!) duyuluyorsa mutlak doğru, kaynak karşı(!) taraftan güvensiz bir yere aitse mutlak yanlıştır.

Bilim insanlarının faaliyetlerine duyulan saygı esasında bilime de duyulan saygıyı ifade ettiği için oldukça anlamlıdır. Buna karşılık günümüz itibariyle bahsedilen ve eleştiriye tabi tutulan husus bilginin kaynağının bilim insanlarından ziyade popüler figürlerin yorumları olmasıdır. Gündemde olan veya tarihsel niteliği ön planda olan pek çok konu ile ilgili süreç içinde yapılan pek çok çalışma bilinmemekte, bilinse de görmezden gelinmektedir. Çünkü konformizmin bataklığındaki bir kitle için gerçek bir bilimsel çalışmayı “halk anlamaz”…

“Halk anlamaz” diye başlayan gerileme süreci, daha nesnel ve bilimsel bilgiye ulaşması gereken kitlelerin güncel statükolarını kaybetmek istemeyen ruhban sınıfının çıkarları ile uyumludur. Zira kitlelerin entelektüel becerisinin artması, sınırlı zihin dünyasına sahip düşünce tüccarlarını tehdit etmektedir. Popüler pozisyonları kaybetme tehlikesi altında olan bu sınıf bu memleketin gerçek aydınlarını hiçbir zaman anlama çabası içinde olmadığı gibi referanslarını da hep bahsedilen sınıfın üyeleri üzerinden yapar ve gizliden gizliye gerçek aydınların “eskidiğini” anlatmaya çalışır…

Bilginin ifade edilmesi süreci belki de en sağlıksız süreç olarak ifade edilebilir. Zira ilk iki süreç başarıyla tamamlanmadığı için son sürecin başarıya ulaşması mümkün değildir. Tartışma adı altında karşılıklı ezberlerin uzun uzun kopyalanıp yapıştırıldığı, farklı düşünen kişilere öfkeyle yaklaşıldığı, bireylerin birbirini daha çok ötekileştirdiği oldukça “geri” bir süreç…

Aydınlanma düşüncenin eğitilmesi sürecidir. Aklın zincirlerinden kopması sürecidir. Bilgi ile birey arasındaki her türlü duvarın kalkması sürecidir. Biz bu sürecin maalesef gerisindeyiz. Zira okumuyoruz. Bilgiye ulaşmak için çaba sarfetmiyoruz. Sosyal medyanın mesnetsiz düşünce kirliliği üzerinden ülkeyi ve dünyayı anlamaya çalışıyoruz. Daha iyi olmaya çalışmıyoruz. Yılların ezberini tekrar ederek ülke kurtarmaya çalışıyoruz. Bu ülkenin gerçek aydınlarını tanımıyoruz. Bilimsel birikimine oldukça uzağız. Yeni entelektüeller olmuyoruz, olamıyoruz. Çaba sarfeden insanların kurduğu bazı kompleks cümleleri “laf ebeliği” olarak görüyoruz. Emek vermiyoruz, kolaya kaçıyoruz. Kendimiz düşünmüyoruz, başkalarının fikirlerini tekrar ediyoruz. Sadece mevcut iktidarı eleştirip, şeriata karşı laikliği savunarak “aydınlanma” sınavından başarıyla geçtiğimizi sanıyoruz. Kendi kalıplarımızı yıkmakla uğraşmıyoruz. Özeleştiri yapmıyoruz. Farklı bir görüşteki insanı çok rahat ötekileştiriyor, kendi içimizdeki tartışmalarda birbirimize çok rahat hakaret edebiliyoruz. Özgür irademizi yeni ruhban sınıfına devrediyor, dünyayı ve ülkeyi onların gözünden anlamaya çalışıyoruz. Sorgulamayı çoktan unuttuk. Bilimsel bakmayı çoktan unuttuk…

Önder yol gösteriyor:

“Sorgulamayan cahildir, sorgulatmayan zalim”

“Bir gün bilimle ters düşersem bilimi seçiniz”…

Önderin ne demek istediğini hiç anlamayan bir kitlesi var. Yukarıda anlatılanlar Önderin sözleri ile çelişiyor. Türk Aydınlanmasının temelleri ile çelişiyor. Türk Modernleşmesi sürecini geriye götürüyor. Sürekli “cahil” diye ötekileştirdiğimiz insanlara her gün daha çok benziyoruz…

Aydınlanma sınavında not aldık ama sınavı geçemedik… Derse Mustafa Kemal girdi ama O’nun dediği yerlere değil O’nun adına iş yaptığını iddia eden sahte öğrencilerin notlarına çalıştık. Kimse kusura bakmasın…

Bir cevap yazın