DEVRİM-DARBE İKİLEMİNİN DIŞINDA 27 MAYIS’I ANLAMAYA ÇALIŞMAK

          Gri tonlarını kaybeden düşünce kültürleri topluma ikiden fazla seçenek bırakmadığı için her konu iki farklı uç dışında bir yaklaşımla irdelenemez. Alternatif bir görüş geliştirmek ise içinde yaptığı vurgular ya da düşüncenin temelini açıklamayan bir takım “anahtar kelimeler” sebebiyle herhangi bir uca eğilim gösterdiği şeklinde yorumlanarak mahkum edilir. Alternatif yolların tıkanmasıyla oluşan düşünsel bunalım içinden çıkılmaz bir hal aldığı gibi mevcut sorunların giderek daha büyük bir girdaba girmesine neden olur. 27 Mayıs’a bakış da böyle bir noktada anlam kazanmaktadır.

          Tarihsel değeri olan dönüm noktalarını iki farklı şekilde inceleyebilirsiniz. Bunlardan ilki belirli bir siyasi örgütlenme modeli içinde söylem ve propaganda aracı olarak değerlendirme yapmaktır. Diğeri de bilimin kıstasları ile mümkün olduğu kadar objektif olabilmek için konuya yabancılaşarak derinlemesine analiz edebilmektir. Buradaki “yabancılaşma” kendi öz varlığından soyutlanma olarak değil, farklı görüşler arasında empati yapabilecek kadar ufku genişletebilmektir. 27 Mayıs’a yalnızca Kemalistlerin değil genel olarak Türk siyasetinin bakışı günümüz itibariyle yalnızca birinci seçenek ile sınırlı kalmıştır.

          Öncelikle şunu söyleyerek başlayalım: Kemalist devrim rotasından sapılan DP dönemine karşı yurtsever subayların öncülüğünde kurulan sivil-asker aydın diyaloğunun yarattığı dönüşüm ve 1961 Anayasası ile gelen özgürlük ortamının heyecanını her bir zerremize kadar yaşıyoruz. “27 Mayıs” üzerine kurulan Türkiye idealini gerçekleştirebilmek için çaba sarf ediyoruz.

          Buna karşılık “27 Mayıs”tan ne anladığımızı da anlatmakla mükellefiz. Rahmetli Attila İlhan’dan ilham alalım soru sorarken: “Hangi 27 Mayıs?”

          Bu soruyu sorarken en belirgin olarak vurgu yapılan yer 27 Mayıs sürecini bir bütün olarak incelemenin imkansızlığıdır. Tüm kişiler ve kurumları ile 27 Mayıs sürecini homojen bir bütünlük içinde ele almak tarihsel olarak mümkün görünmemektedir. Bunun pek çok sebebi vardır. Bu sebepleri çeşitli başlıklar halinde vermeye çalışalım.

          Öncelikle hepimizin yakından bir cümle ile başlayalım: “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız.” Milli Birlik Komitesi’nin yönetimi devraldığı ilk konuşmasında geçen bu cümleyi stratejik bir hamle olarak görmek mümkün değildir. Zira, dönemin dış politikası yakından takip edildiği zaman Türk-Amerikan ilişkilerinde herhangi bir sorun olmadığı görülecektir. Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri MBK döneminde değil, CHP’nin iktidar olduğu dönemde değişmiştir. Küba Krizi ve Jüpiter Füzeleri Krizi ile başlayan gerginlik, Kıbrıs’taki Kanlı Noel ve ardından gelen Johnson Mektubu ile devam etmiştir. Bu süreci iktidar kanadından değil, 1961 yılında yayın hayatına başlayan ve dönemin en etkili düşünce merkezi olan Yön Dergisi’nden takip etmek mümkündür. Dolayısıyla 27 Mayıs’ın kendisi dış politika bir sürekliliği ifade etmektedir.

          MBK, tek bir görüşü temsil eden homojen bir yapı olmamıştır. Zira, Haydar Tunçkanat örneğine bakıldığı zaman dahi MBK’nın farklı grupları barındıran bir yapı olduğu da görülecektir. MBK’nin ABD eksenli güvenlik politikalarının devamına yönelik açıklamasına karşılık Haydar Tunçkanat “İkili Anlaşmaların İç Yüzü” adlı bir kitap yazarak Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerinin gündemini tersyüz eden bir çıkış yakalamıştır. Kendisi daha sonra “27 Mayıs 1960 Devrimi” isimli bir kitap daha yayınlasa da Tunçkanat bu süreçte ortaya çıkan ve savunulması gereken doğruları ön plana alarak bir değerlendirmede bulunmuştur.

          MBK içindeki dönüşüm sürecinde, yapının ne kadar parçalı bir bütün olduğunu görmek de hiç zor olmayacaktır. Zira, “14’ler Olayı” ile tasfiye edilen subayların bir kısmının “Türk-İslam Sentezi”ne öncülük etmiş olduklarını ve sonraki süreçte gelişecek öğrenci olayları içinde komando kampları kurarak sokakları terörize ederek silahlı çatışmalara destek vermiş olduklarını görmek mecburiyetindeyiz. Talat Aydemir örneği başta olmak üzere çok sayıda cuntanın silahlı kuvvetler içinde bölünerek çoğalması da silahlı kuvvetlerin parçalı yapısına başka bir örnek teşkil etmektedir.

          Bir diğer konu ise silahlı kuvvetlerin siyasete müdahalesinin “normalleştirilmesi” ile biten bir süreçtir ki mutlaka yeniden düşünmeye hepimizi sevk etmektedir. DP’nin Kemalist devrim kazanımlarını ayaklar altına alan uygulamalarına karşı gerçekleşen bir müdahalenin ülkeye nefes aldırdığını söylemek ne denli doğruysa, silahlı kuvvetlerin siyasete müdahalesi fikrinin dönemin heyecanı ile normalleşmesi de bir o kadar problemli olmuştur. “Ordu-millet elele” sloganını daha sağlıklı bir şekilde düşünmek gerekmektedir. Ülkede silahı kuvvetler ile halk arasında dikey değil, yatay bir ilişki bulunmaktadır/bulunmalıdır. Askeri müdahaleyi gerçekleştirmiş olan silahlı kuvvetlerin mensuplarının “halka ait” olduğu vurgusu ön plana çıkarılmalı, halktan bağımsız ve onun üzerinde olan bir gücün şemsiyesi altına sığınarak bir amaca ulaşamaya çalışma fikrinin sorgulanması gerekir. Zira, önemli olan halkın politik örgütlenmesi ve karşı duruşudur. İş eğer elinde silah olan örgütlü bir güce irade devri ile sonuçlanırsa orada daha farklı problemlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Öte yandan, herhangi bir askeri müdahale doğrudan devrimle sonuçlanır diye bir kanun olmadığı gibi, askeri müdahalenin “devrim” niteliği kazanması da sonrasında yaşanan gelişmeler ile ilgidir. Dolayısıyla belirleyici olan müdahalenin kendisi değil, halk nezdinde gerçekleşen çabalardır. 27 Mayıs’ı olduğu yerde bıraktığımız zaman karşımızda sadece seçilmiş bir Başbakanın idamıyla biten basit bir hükümet darbesi görürüz. Bu sebeple esas vurgu yapılması gereken yeri müdahale değil Anayasa olmalıdır. Anayasaya vurgu yaparken de devletin ya da bürokrasini değil kitlelerin özgürleşmesi ve yeni hareket alanlarının ortaya çıkmasını merkeze almak gerekmektedir.

Devleti ve bürokrasiyi merkeze aldığımız zaman 27 Mayıs’ın “devrimci” niteliği oldukça silikleşmeye başlar. İktidar değişikliği, ismi CHP olsa dahi herhangi bir net faaliyet yapılmadığı sürece “devrim” olarak nitelendirilemez. Dış politikada köklü bir dönüşüm yaşanmamış, ABD ile yaşanan krizler üzerinden dönemsel bir gerginlik yaşanmış fakat gereken cevap verilmemiştir. Asıl dönüşüm hatta devrim muhalif kanatlarda ortaya çıkmıştır. İktidar kanadından sistemi kökünden değiştirecek bir hamle gelmemiştir. Dış politik ilişkiler devam etmektedir, ikili anlaşmalar devam etmektedir, ekonomik yapı sürekliliğini korumaktadır, sermaye el değiştirmemiştir, üretim araçları el değiştirmemiştir. Kitlelerin heyecanı iktidara gerekli ölçüde yansımamıştır. Değişim nerede aranmalıdır?: Kitlelerin siyasal düşüncesinde. 27 Mayıs’ın “devrimci” getirisinin kendisini gösterdiği en önemli yer siyasal aklın özgürleşmesi ve beraberinde getirdiği düşünsel devrimdir. 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ortamında yükselen değerler, yeni kurulan siyasal partiler ve sendikal mücadelenin ortaya çıkışı en önemli getirilerdir. Bir iktidarın devrilmesinin yarattığı heyecanı anlamakla beraber yerine ne koyacağınızı bilememek süreci sekteye uğratır. Yeni söylemlerin, yeni projelerin yükseldiği 27 Mayıs sonrası süreçte bu fikirlerin herhangi biri iktidar fırsatı bulamamıştır. 27 Mayıs’ı gerçekten devrimci kılacak her kişi, her fikir, her oluşum kendine daha çok muhalefet cephesinde yer bulabilmiştir.

1961 Anayasası ile gelen özgürlükler ortamı ve kökten bir dönüşüm talebi muhalefetin sahip çıkması ile ayakta kalabilmiştir. Anayasayı hazırlama sürecindeki Tarık Zafer Tunaya’ların dahi bir süre sonra “147’ler olayı” ile görevden uzaklaştırılmaları gözden kaçırılmamalıdır. 1961 Anayasasına esas itibariyle sahip çıkanların sol-muhalif kanat olduğunu görmek hiç de zor olmayacaktır. Bu sebeple 27 Mayıs’a devletin dönüşümü üzerinden bir başka deyişle devlet/iktidar penceresinden değil Türk düşünce hayatı, demokratik kitle örgütleri, üniversiteler ve sendikalar penceresinden bakmak gerekir. 27 Mayıs’ı gerçekleştirenlerin kendi aralarında dahi bir uyum sorunu varken, 27 Mayıs’tan olumlu yönden etkilenen kişiler ile MBK arasında doğrudan bir uyum olduğunu söylemeyi yeniden düşünmek gerekir.  27 Mayıs’a çatışmasız bir bütün olarak bakıldığında MBK’nın Türkiye’de solu etkin kılmak için DP iktidarına karşı bir müdahale yaptığı gibi ilginç sonuçlara ulaşabiliriz.

“NATO’ya bağlıyız” diyen bir iktidar “NATO’dan çıkmalıyız” diyen bir muhalefeti kendi eliyle üretemez. Yön, TİP vb. muhalif örgütlenmeler MBK’nın iradi bir sonucu değildir. Tek bağlantı noktası Anayasayı hazırlama komisyonunun niteliğidir. DP’ye muhalif Anayasa hukukçularının yaşadığı dönem ve aldığı eğitim itibariyle Kemalist-Cumhuriyetçi-Özgürlükçü bir Anayasa yapmak dışında başka bir eğilimleri olmadığı için MBK’nın mecburen verdiği bu yetkinin başka bir sonucu olmasını da beklemek mümkün değildir. MBK ile Anayasa Komisyonu arasında birbirini tamamlayan ilişki anlaşılmadığı ve Anayasayı hazırlayan komisyona MBK kadar önem verilmediği sürece 27 Mayıs’ı MBK merkezli düşünmek eksik bir bakış açısını oluşturacaktır.

27 Mayıs’ın tarihsel anlamını sahiplenmek Türkiye’nin özgürleşmesinin ve demokratikleşmesinin bir gereğidir. Yapılan eleştiriler mevcudu ortadan kaldırmak için değil, daha detaylı bir şekilde düşünerek ona hakettiği anlamı vermek içindir. 27 Mayıs’ın vurgu noktaları daha doğru bir şekilde tespit edilmeli, tarihsel süreç tüm yönleri ile incelenerek sebep-sonuç denklemi daha sağlıklı bir zemin üzerine oturtulmalıdır. “Ne olursa olsun herşeyi kabul ediyorum” ya da “ne olursa olsun herşeyi reddediyorum” ikilemi böylesi kritik bir dönemin tarihsel bağlamından koparılmasına ve anlaşılmasına engeldir. Yeni bir rejim ya da korunmak istenen bir rejim reaksiyon ile değil aksiyon ile varlık bulabilir. Bu aksiyon alanında düşünsel zeminin hatrı sayılır yeri inkar edilmemelidir. DP’nin baskıcı rejimine karşı olmak, ülkenin yeniden Kemalist devrim rotasına girmesini talep etmek ama bunu yalnızca sloganlar üzerinde yükseltmek, eylemin sonrasında ne olacağını eylemin sonrasına bırakmak hep gündemi bir adım geriden takip etmeye sebep olmuştur. 27 Mayıs’ın Kemalistler açısından ve ülkenin geleceği açısından neredeyse kişi bazındaki tüm kazanımları kaybolmuştur.

27 Mayıs’ı mı savunuyoruz? Öyleyse sorularla devam edelim:

·        27 Mayıs’ı bizim için 27 Mayıs yapan değerlerden kaç kişinin ismini sayabiliyoruz?

·        Tarık Zafer Tunaya bizim için ne anlam ifade ediyor?

·        Avcıoğlu’nun “NATO” gündeminin güncelliğinin farkında mıyız?

·        Mustafa Kemal öldükten sonra unutturulan “iktisadi milliyetçilik” anlayışının yeniden dirilmesini sağlayan ve ona yeni bir yön veren fikirlerin canlandığı dönemin bugünkü karşılığı nedir?

·        Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmaların İçyüzü” kitabı neden bizim çok bilmiş strateji uzmanlarının elinde hiç görünmüyor?

·        27 Mayıs sonrası Kemalizmin “sol” içinde yer almasını sağlayan “halkçı-devrimci” niteliğinin kaybolmasını fark edebildik mi?

·        Düşünmeye ve bilime verilen önem sayesinde üretilen pek çok eserin ötesine bugün kaç kişi geçmiştir?

·        Mustafa Kemal’i putlaştırmaya çalışan “resmi ideolojiye” karşı O’na asıl değerini veren “27 Mayıs ruhu”nun süreç içinde nasıl ve neden eritildiğini tespit edebildik mi?

·        27 Mayıs’la zerre kadar alakası olmayan ve bir kısmı da bu sürecin karşısında olmuş siyasilerin, gazetecilerin vs.nin Kemalistlere “kanaat önderi” yapılmaya çalışılmasına karşı nasıl bir tepki gösterdik?

·        Kemalistlere 27 Mayıs üzerinden yapıştırılan “darbeci” sıfatını üzerimizden atabilmek için küfür etmek yerine ya da karşıdakini başka şeylerle suçlamak yerine bu meseleyi doğru düzgün açıklama ihtiyacını hiç hissettik mi?

Düşünen kişiye soru çok. Yeter ki cevap bulma iradesini kendimizde görelim. Geleneklerimizi, tarihimizi, kazanımlarımızı ezberlemeyelim, idrak edelim. Detayları çöpe atmayalım, peşine düşelim. Zira herhangi bir olayın başlangıcı ile sonu her zaman birbiri ile uyum içinde değildir. Bu konuya ilgi duyanlar ve 27 Mayıs’ı gerçekten anlamak isteyenler için soru sorarak sonlandıracağız. Ne istenildi? Hedef kimdi/neydi? Herkesin amacı aynı mıydı? Ama uygun hareket edildi mi? Kimler kazandı, kimler kaybetti? Biz “27 Mayıs”tan ne anlıyoruz?

Bir cevap yazın