AYDINLANMA ÇAĞI’NIN VAHŞİ İDEOLOJİK SONUCU: MODERN KÜRESEL KAPİTALİZM VE YARATTIĞI ÇELİŞKİLER

Etimolojik anlamda İngilizce’deki ‘‘light’’ sözcüğünden türetilerek ortaya çıkan ‘‘enlightment’’(aydınlanma) ifadesi, modernizme veya bir başka deyişle modern kapitalizme temel oluşturan Aydınlanma sürecini ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.

Avrupa’da gelişen Rönesans ve Reform hareketlerinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ve düşünsel sorgulamayı esas alan Aydınlanma Çağı, Fransız ve Amerikan devrimlerinin yarattığı birikim sonucunda Avrupa toplumunun yapısını değiştirmiş ve skolastik düşünce yıkılmıştır. Skolastik düşüncenin yıkılması feodal toplumun yapısında bir değişime yol açmış ve bu değişime, önce Coğrafi Keşifler’in ve sonra da Sanayi Devrimi’nin eşlik etmesi, bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aydınlanma hareketi ile birlikte ortaya çıkan burjuva sınıfı, feodalizmin yüzyıllar süren baskısını ortadan kaldırmıştır. (Omay, 2010, 128-129) Bu nedenle burjuvazi olarak tanımlanan sınıf, üretim ve değişim biçimlerinde gerçekleşen bir dizi devrimin ürünüdür. Bir dizi devrimin ürünü olmakla birlikte, feodal toplumun yıkıntıları arasından yükselen modern burjuvazi toplumu, sınıf çelişkilerini ortadan kaldırmış değildir. Modern burjuva sınıfı, eski sınıfların yerine yeni sınıflar, eski baskı koşullarının yerine yeni baskı koşulları, eski savaşım biçimlerinin yerine, yeni savaşım biçimleri getirmekten öteye gidememiştir. (Marx-Engels, 2010, 51) Komünist Manifesto’dan aktardığımız bu ifadeden hareketle feodalitenin yıkılmasının insanlık açısından beklenilenin aksine daha vahşi bir düzen yarattığı ifade edilebilir. Burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte liberalizmin temelini oluşturan bireycilik düşüncesi gelişmiş ve Aydınlanma Çağı kapitalizmin yolunu açmıştır. Bu süreçte sermayenin küreselleşmesi olgusu ciddi bir ivme kazanmış, aydınlanma çağının ideolojisi olarak küresel kapitalizm öne çıkmıştır. Bu küresel kapitalizm kavramı, günümüzde ‘‘küreselleşme’’ ifadesiyle karşılık bulmaktadır. Bu çalışmada da Aydınlanma Çağı’nın doğal bir sonucu olarak gelişen küreselleşmenin ne olduğu açıklanmaya çalışılarak küreselleşme düzeninin yarattığı çelişkiler üzerinden bir Avrupa Aydınlanması eleştirisi yapılmaktadır.

Küreselleşme kavramına ilişkin henüz herkesin üzerinde uzlaştığı bir tanımlama yapılmamış olsa da kavramın Soğuk Savaş sonrasında yaygınlaşarak kullanılmaya başladığı ifade edilebilir. Soğuk Savaş sonrasında yapılan küreselleşme tanımlamalarına bakıldığında, genellikle 20.yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte gelişen teknoloji çağına vurgu yapılarak bir tanımlama girişiminin bulunduğu göze çarpmaktadır. Buna ek olarak Soğuk Savaş sonrasında iki bloklu dünyanın yıkılarak sosyalizmin Sovyet örneğinin yenilmiş olması, küreselleşme tanımlamalarının temeline liberalizm ve serbest piyasacılık vurgusunun eklenmesini de sağlamıştır. Küreselleşme tanımlamalarına ilişkin ifade edilen bu bakış, doğru olmakla birlikte eksiktir; zira küreselleşme tanımlanacak bir ifade olmaktan ziyade; Soğuk Savaş sonrasındaki gelişmelerle sınırlanamayacak kadar derin bir süreci açıklamaktadır. Kavramın dinamik yönünü vurgulayan küreselleşme ifadesi, dinamik olmakla birlikte kökleri derinde olan ve yavaş ilerleyen bir süreci ifade eder. (Steger, 2013,38) Bu sürecin ekonomik, kültürel, ideolojik ve siyasal boyutları bulunmaktadır.

Küreselleşme sürecini değerlendiren bazı araştırmacılar, bu süreci sanayi toplumunun teknolojik gelişmelerle bütünleştiği ve küreselleşmenin çağdaş yönünün vurgulandığı son 50 yıl olarak değerlendirmişlerdir. Bu 50 yıllık dönem, küreselleşmenin toplumsal hayatı en fazla etkilediği dönem olsa da küreselleşmenin açıklanması açısından son derece yetersizdir; çünkü kağıdın üretilmesi, yazının bulunması, tekerleğin icadı gibi pek çok olayı küreselleşme sürecinin bir parçası olarak değerlendirebiliriz. Zira küreselleşme süreci, insanlık tarihi kadar eski ve köklü bir tarihe sahiptir. Ancak illa bir sınırlandırma yapılacaksa; biz bu süreci modern kapitalist dünyanın şekillendiği, bir dünya – sistemin oluştuğu, son beş yüz yıllık süreç olarak açıklamanın daha doğru olduğuna inanmaktayız. (Başaran, 2017, 47-48) Bu beş yüz yıllık süreç aynı zamanda Aydınlanma Çağı ile başlayan sürece de denk gelmektedir. Dolayısıyla küreselleşme süreci, Aydınlanma Çağı ile doğrudan ilişkilidir. Küreselleşme, Coğrafi Keşifler ile başlayan ve son 500 yıllık modern dünya tarihinde, Amerika’nın keşfi ve Sanayi Devrimi’nin eşlik ettiği olaylar ile devam ederek sanayinin olağanüstü bir şekilde ortaya çıkmasına ve buna bağlı olarak küresel bir pazarın oluşmasına sebep olmuştur. Bu süreç aynı zamanda burjuvazi ve sermayenin yükselişinin de altyapısını oluşturmuştur. ( Steger, 2013, s.54)

1-Küreselleşmenin Ekonomik Boyutu

Küreselleşmenin ekonomik boyutu, Aydınlanma Çağı’nın ideolojisi olan kapitalizmin modern dünya yaşamını en fazla etkileyen boyutudur. Çünkü 18.yüzyıldan itibaren Aydınlanma terimiyle tanımlanan düşünce sistemi, Adam Smith ve David Ricardo tarafından temelleri atılan Klasik Liberalizmin de doğmasına öncül olmuştur. Klasik liberalizm zaman içerisinde yerini neoliberalizme bıraksa da liberalizmin temelindeki serbest piyasacı anlayış yerini koruyarak modernizmle özdeşleşmiştir. Aydınlanma’nın getirdiği piyasacılık beraberinde piyasaların, sermayenin, mal ve hizmetlerin de küreselleşmesini getirmiştir. En sade ifadeyle ekononmik küreselleşme, uluslararası şirketler aracılığıyla kapitalizmin ve kapitalist yaşam biçiminin evrenselleşerek yaygınlaşması sürecidir. (Türe, 2009, 41)

Ekonominin küreselleşmesi süreci, siyaseti doğrudan etkilemektedir. Bu etkinin olumlu mu; yoksa olumsuz mu olduğu sorusunun cevabıysa oldukça ideolojiktir. Küreselleşme taraftarlarının sıklıkla ifade ettiği biçimiyle küreselleşmenin sınırların belirsizleşmesiyle getirdiği serbest piyasacılık biçimi ve ulusal ekonomilerin uluslarötesi biçimde etki kapasitesi yakalamaları, küreselciler açısından küreselleşmenin övünç kaynağıdır. Diğer taraftan bizim de dahil olduğumuz fikre göre, ekonomik küreselleşme süreci dünya halklarını eşit biçimde etkilememektedir. Aksine gelişmiş-az gelişmiş/merkez-çevre ülkeler arasındaki yeryüzü kaynaklarının eşitsiz dağılımına dayalı olan ikilemi daha da derinleştirmektedir.

Ekonominin küreselleşmesi dediğimiz süreç, 2.Dünya Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods konferansı ile başlamıştır. Bu konferansta katılımcı devletler, ekonomideki korumacı politikaları terk ederek uluslararası ticareti(serbest piyasa ekonomisini) geliştirmeye yönelik adımlar atmışlardır. Ticaret ve finansın uluslararası bir boyut kazandığı bu konferansta Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel kapitalizmin günümüzde de hala en önemli üç organizasyonu olan küresel yapılar kurulmuştur. Bu kurumların kurulmasıyla birlikte modern küreselleşmenin aynı zamanda Amerikan hegemonyasının ekonomik sacayağını oluşturma misyonuna büründüğü de ifade edilebilir; çünkü bu kuruluşların oluşmasını takiben dünya para piyasasını Amerikan dolarına endeksleyen bir sistem ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri bu vasıtayla gelişmekte olan çeşitli devletlerin ‘‘ekonomik kalkınmasını desteklemek amacıyla’’ ilgili devletlere dolar üzerinden borçlar vererek bu ülkelerin kendi hakim olduğu hegemonik sisteme rıza göstermelerini sağlamıştır. ABD’nin bu yolla ulaştığı ekonomik güce, ekonomik ilişkilerle edindiği dostlarıyla geliştirdiği siyasi ve askeri ittifaklar eşlik etmiştir. İşte bu nedenle Bretton Woods konferansıyla küreselleşen piyasalar Amerikan üstünlüğünün de temelini oluşturmaktadır. Bu anlamda küreselleşme dediğimiz şey, küresel kapitalizmin ta kendisidir. Üstelik incelendiğinde Aydınlanma Çağı ile birlikte Londra piyasasına dayanan global bir altın standardının geliştirildiği, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun küresel hegemonik aktör olması sürecinde de benzer bir ilişkiler ağının bulunduğu görülmektedir. Ayrıca günümüzde de Aydınlanma ideolojisinin getirdiği liberalizme uyum sağlayarak BRİCS Kalkınma Bankası üzerinden ekonomik ilişkiler geliştiren Çin’in ABD’ye rakip olarak değerlendirilmesinin ve yüksek potansiyele sahip bir küresel hegemonik aktör boyutunda tartışılmasının nedenini de aynı ekonomik ilişkiler oluşturmaktadır.

2-Küreselleşmenin Siyasi Boyutu

Küresel kapitalizmin siyasete gözle görülebilir bir etkisi olmuştur. Bu etkilerin en önemlisi, 1648 yılında imzalanan Westfalya Antlaşması’yla birlikte ortaya çıkan ve Aydınlanma Çağı’nın devlet yapısı olan ulus-devlet yapısına dayalı uluslararası ilişkiler zemininin sorgulanması ve uluslararası ilişkiler literatüründe ‘‘Ulus-devlet öldü mü?’’ sorusu etrafında gelişen tartışmalardır. Amerikan düzeni penceresinden bakıldığında küreselleşme, bir ulus-devletin inşa ettiği hegemonik düzenin küresel bir imparatorluk düzenine evrilmesi sürecidir. (Okur, 2012, 215) Mehmet Akif Okur’un bu tanımından hareketle düşünüldüğünde, küreselleşmenin çok uluslu şirketlerin yarattığı bir küresel imparatorluk düzenine işaret ettiği kabul edilebilir. Bu tanımı açıklamak gerekirse, küreselleşme vasıtasıyla uluslararası kamuoyunda rıza unsurunu sağlayan aktörün kendi para birimine dayanan kur sisteminin işlediği küresel kapitalizmde, bir taşıyıcı unsur olan uluslarötesi şirketler vasıtasıyla bir küresel imparatorluk oluşturmaya yöneldiği iddia edilebilir. Harry Magdoff’a göre, Emperyalizm, kapitalist toplum için tercih meselesi değil, yaşam tarzıdır. Küreselleşme bu yaşam tarzının günümüzdeki adıdır. Yani küreselleşme emperyalizmin bir aşamasıdır.(Karagöz, 2008, 678) İşte emperyalizmin bu güncel aşaması olan küreselleşme sürecinin hegemonik liderliğini günümüzün en büyük diktatörlüğü olarak tanımladığımız ABD yürütmektedir. ABD bir taraftan küreselleşme sürecine liderlik ederek küresel kapitalizmin işleyişinden bir küresel imparatorluk yaratmaya yönelik dış politika vizyonu benimser ve bu amaç doğrultusunda Afganistan ve Irak’ı işgal ederken diğer taraftan kendisi de doğrudan küreselleşmenin yarattığı sorunlarla iç meseleler olarak yüzleşmek durumunda kalmaktadır. Sınırların esnekleşmesi ve yerel kimliklerin ulusal kimlikleri aşarak öne çıkması süreci Amerikan topraklarında da yaşanmaktadır. ABD, Hispanikleşme tehdidi algılamakta kendi sınırları içerisinde MexAmerica olarak adlandırılan bölgelerle karşılaşmakta ve bir iç bunalıma tanıklık etmektedir. Küreselleşmenin ‘‘yerel olan evrenseldir.’’ şiarı doğrultusunda öne çıkarttığı yerel kimliklerin ulusal kimliklere meydan okuyuşu bizzat küreselleşme sürecinin lideri olan ABD’de de yaşanmaktadır. Bu yaşananlarla ilişkili olarak yukarıda ifade ettiğimiz  ‘‘Ulus-devlet öldü mü?’’ sorusunu irdelemek yerinde olacaktır.

2.1. Ulus-Devlet Öldü mü?

Küreselleşmenin yarattığı düzen, ulus-devlet yapısının da tartışılmasına sebep olmuştur. Küreselcilere göre, ulus-devlet yapısı küresel ekonomiye uyum sağlayamamaktadır. Hatta ulus-devletler getirdiği gümrük ve vergi standartlarıyla küresel ekonominin işleyişine engel teşkil etmektedir. Peki küreselciler haklı mı? Zira ulus-devlet yapısının ölmese bile geleneksel yapısını da koruyamadığı gözlemlenebilir bir gerçektir. Azerbaycanlı jeopolitik uzmanı ve siyasetçi Ali Hasanov’a göre, dünya üretiminin liberalleşmesi, yatırımların karşılıklı güvencesi, gümrük ve vergi sistemlerinin evrenselleşerek standartlaşması gibi meseleler, milli ve etnik sınırları sembolik hale getirmiş ve tartışılır bir boyuta sürüklemiştir. (Hasanov, 2012, 349) Hasonov’un ifadesine bakılarak sınırların sembolikleşmesinden hareketle devletlerin kırmızı çizgilerinin renk değiştirerek belirginliğini kaybeden bir griye dönüştüğünü söylemek tutarlı olabilir; çünkü dünyanın yaşadığı dönüşüm devletleri sömürmek için dahi birbiriyle etkileşim içerisinde olmaya zorlamakta, devletlerin kapalı rejimlere dönüşerek tek başına hayatta kalması imkansızlaşmaktadır. Dünyanın küçüldüğü iddiasıyla ortaya çıkan manzara budur. Ancak küreselleşme karşısında, küreselci verilerin esas alınması çerçevesinde ifade edilen bu manzaraya başka bir pencereden de bakmak gerekmektedir. Örneğin küreselcilere tüm ulus-devletlerin küreselleşme karşısında aynı oranda zayıf düşüp düşmediklerini sormak bir zorunluluktur. Bu soru tartışıldığında karşımıza küreselleşmenin nimetlerinden en fazla faydalanan devletlerin de genellikle ulus-devlet yapısına sahip olan devletler olduğu gerçeği çıkmaktadır. Dolayısıyla devletler arasındaki karşılıklı bağımlılıkların artması durumunun devletleri dayanışma yapmaya ve hatta ulusal sınırları silikleştirmeye zorladığı kabul edilse bile, küresel ekonomiyi yöneten ulus ötesi şirketlerin hala kendi ulusal devletlerine bağlı oldukları ve hatta bu şirketlerin, merkezlerinin bulunduğu ülkelerin devlet düzenlemelerinden de faydalanarak büyüdükleri görülmektedir. Bu anlamda küreselleşme olgusu çerçevesinde tartışılması gereken ulus-devlet yapısı değildir; çünkü saldırıya uğrayan, can çekişen ulus-devletler değildir. Ve hatta ‘‘ulus-devlet öldü mü?’’ sorusuyla canlanan tartışma sanal bir tartışmadır. Gerçek olan, küreselleşmenin çoğunluğu ulus-devlet olmak üzere gelişmiş devletler tarafından yönlendirildiği ve yine çoğunluğu ulus-devlet olan az gelişmiş devletlerin küreselleşme vesilesiyle sömürüldüğüdür. Bundan dolayı ulus-devlet yapısının tartışılmaya açıldığı ülkeler aslında emperyalist saldırıya uğrayan ülkelerdir. Tartışma merkez-çevre ikileminin günümüzdeki yansımasını oluşturmaktadır. Tartışmanın özü budur; çünkü ‘‘Küreselleşmenin getirdiği güzellikler dünyanın yoksul insanlarını etkilemiyor. Çok az sayıda insan büyük faydalar elde ederken, dünya nüfusunun üçte ikisi küresel pastanın dışında kalıyor. Kenara itiliyor.’’(Baumann, 2014, 83) Küreselleşmenin içinde bulunduğu bu siyasi ve iktisadi duruma rağmen; bir paradoks yaratırcasına küreselleşmenin dünya üzerinde kültürel etkiler aracılığıyla genel bir kabul gördüğü de belirtilebilir.

3.Küreselleşmenin İdeolojisi Neoliberalizm

Özellikle 1960’lı yıllarda yaşanan ekonomik durgunluklar ve sol akımların Avrupa’da ‘‘tehdit’’ olarak algılanması, Avrupa’lı devletleri 1929 sonrasında yükselen devletçi Keynesyen politikalardan uzaklaşarak neoliberalizme yönlendirmiştir. Sermayeyi sürekli olarak büyüyerek küreselleşmeye yönelten neoliberal politikalar, hem yukarıda ifade ettiğimiz ulus-devlet tartışmasının önünü açmış hem de küreselleşmenin ideolojisi olarak öne çıkmıştır. Piyasaların liberalleşmesiyle bireysel özgürlüklerin gelişmesi arasında doğru bir orantı olduğunu iddia eden neoliberalizm, liberalizmin Birinci Dünya Savaşı sonrası idealizmiyle kurduğu ilişkinin bir sonucu olarak teorileşmiştir. Neoliberal ideolojinin teorik gelişiminde uluslararası ilişkiler literatürüne İngiliz Okulu olarak giren uzlaşmacılığa dayanan ekolünün katkısı büyük olmuştur.

Neoliberaller, ‘‘Bırakınız yapsınlar’’ ilkesine dayanarak piyasalarda serbestliği esas alan bir ekonomik modele inanmaktadırlar. Onlara göre, piyasalara devlet müdahale etmemelidir; çünkü piyasaların kendine özgü kanunları vardır. Yani piyasayı, piyasanın kendisi yönlendirmeli, bireyler müdahaleci politikalarda bulunmamalıdır. Ancak ekonomik zemine eleştirel bakıldığında, küreselleşme sürecini yönlendiren devasa şirketlerin merkezlerinin Washington, Londra ve Brüksel gibi finans merkezlerinde yer aldığı görülmektedir. Haliyle küreselleşen piyasaları hangi çıkarlar doğrultusunda, hangi devletlerin yönlendirdiğini anlamak mümkündür.

4.Küreselleşmenin Kültürel Boyutu

Bilginin, yaşam biçiminin, devrimlerin sınırları aşarak yayılması olgusu küreselleşmenin bir kültürü evrenselleştirmesi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde tanıklık ettiğimiz küreselleşmenin bu kültürel boyutu, aynı zamanda Amerikan sömürgeciliğinin küresel kabul unsurlarına en az ekonomik küreselleşme kadar etki eden önemli bir boyutudur. Dünya halklarının pek çok sınıfsal sorunun aşılmadığı bir dünya zamanında, ‘‘Mc Donald’’laşan bir yaşam şeklinin pazarlanması çerçevesinde sınıfsal çelişkilerin üstü örtülmeye çalışılmaktadır. İnsanların küresel markalar haline dönüşmüş kafelerde oturup, küresel şirketlerin yemeklerini yediği, yine bu tarz şirketlerin ürettiği kıyafetleri ve ayakkabıları özenerek giydiği, Hollywood filmleriyle algılarının yönlendirildiği, habere erişimde bile temel kaynak olarak BBC, CNN gibi Amerikan ideolojisini pazarlayan küresel şirketlere mahkum edildiği bir dünyada, Amerikan tipi yaşam biçiminin evrenselleşmesinden bahsedilebilir. İşte küreselleşmenin bu kültürel etkisi, Amerika’nın dünya üzerinde şiddet içermeyen geniş kapsamlı, dönüştürme gücüne sahip, bir kültür devrimini andıran güce sahip olmasını sağlamıştır.(Brzezinski, 2015, 219) Bu anlamda küreselleşmenin kültürel boyutu, Amerikan emperyalizminin ihracını sağlayan araçlardandır.

Amerikan imajının ihracı meselesinde en fazla tartışılması gereken konulardan biri, algılarda oluşan psikolojik Amerikancılıktır. Örneğin dünyanın en önemli eğitim kurumlarının birçoğuna ev sahipli yapan ABD, her yıl çeşitli ülkelerden pek çok insanı öğrenci olarak kabul etmekte ve bu öğrencileri, Amerikan değerlerini esas alan bir eğitim sistemi çerçevesinde yetiştirmekte; ve hatta bu öğrencilerin birçoğuna burs desteğinde bulunmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak yetişen gençlerin Amerikan tipi yaşam şeklini benimsemesinin de ötesinde, o gençlerin ABD’yle bir gönül bağı oluşmaktadır. Her yıl eğitimini tamamlayıp mezun olarak ülkesine dönen dünyanın çeşitli uluslarından vatandaşlar, gittikleri ülkelerde avukatlık, savcılık, doktorluk, siyasetçilik v.b. pek çok mesleği icra ediyorlar. Sonuç olarak devletlerin yönetim kademelerinde ‘‘ABD’ye karşı vefa duygusu olan, gönül bağı kurmuş’’ kişiler görev alabiliyor. İşte Amerikan emperyalizminin varlığını sürdürmesinin en önemli kültürel etkisi de budur; çünkü Hz. Ali’nin dediği gibi, zalimleri yaşatan, mazlumların rızasıdır.

Sonuç

Feodalizmin yıkılması, Avrupa aydınlanmasının önünü açarken, Avrupa aydınlanması da özü itibariyle kapitalist nitelik taşıyan bir dizi devrimle kurumsallaşmıştır. Feodalitenin yıkılarak burjuvazinin oluşması bağlamında her ne kadar ilerici devrimlerden bahsediyor olsak bile, gerçekleşen burjuva devrimleri liberal-kapitalist yayılmacılığı esas alan bir ideolojiyi üretmiş ve tarihsel gelişmeler insanlar arasında ciddi sınıfsal karşıtlıklar yaratmış, halklar arasında yeryüzü kaynaklarına erişimde ve refah seviyesinde ciddi uçurumlara sebep olmuştur. Üstelik eşitsizlikler, modern küreselleşmenin ortaya çıktığı son 500 yıl içerisinde ortadan kaldırılamadığı gibi daha da artmış ve eşitsizliklerden kaynaklanan sorun yapısallaşmıştır. Küreselleşme, olarak ifade edilen ve küresel kapitalizmin inovasyon yoluyla var olmasını sağlayan kavram, bu yapısal sorunun ta kendisidir.

Küreselleşme çağı, kapitalizmin modern ekonomik düzen yaratmasını sağlamış, yaratılan ekonomik düzen siyasi bir boyut taşıyan sömürgecilik faaliyetlerini maskelemiş ve üstelik bu maskenin düşmemesi için ‘‘ulus-devlet öldü mü?’’ gibi sanal sorularla gerçekler gizlenmiştir. Diğer taraftan ekonomik ve siyasi küreselleşmenin etkisiyle neoliberalizm dünya piyasasını yönlendirmiş ve tüm bu süreç, ABD öncülüğünde kapitalizmin merkezileşmesine yol açmıştır. Küreselleşme kültürel faaliyetlerin de etkisiyle, dünyaya pazarlanmış ve dünya halkları Aydınlanma Çağı ile başlayan bir sürecin en vahşi aşamasında dahi, kültürel anlamda bir yaşam biçiminin benimsenmesi yoluyla eleştirel akıldan yani Aydınlanma’nın temelinde yer alan sorgulamadan yoksun kalmıştır. Aydınlanma, küreselleşmeyle birlikte maalesef kendi felsefi temellerine tezat oluşturacak bir noktaya savrulmuştur.

 

 

KAYNAKÇA

1-Umut Omay, ‘‘Sosyal Haklar Kapitalizmin Tek Taraflı Anlaşması mı?’’, Mesut Gülmez – Nagihan Durusoy Öztepe – Nergis Mütevellioğlu – Oğuz Karadeniz – Handan Kumaş(Der.), Sosyal Haklar Ulusal Sempozyumu 2: Bildiriler Kitabı, Petrol – İş Yayını, Ekim 2010, s.128-129

2-Karl Marx – Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Can Yayınları, Celal Üster – Nur Derviş(Çev.), İstanbul 2010, s.51

3-Manfred Steger, Küreselleşme, Dost Kitabevi Yayınları, Abdullah Ersoy(Çev.), Ankara 2013, s.38

4-Doğacan Başaran, Uluslararası Güç İlişkileri Bağlamında İkinci Dünya Savaşı Sonrası Hegemonik Mücadelelerin İncelenmesi, Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Giresun 2017, s.47-48

 

5- Manfred Steger, Küreselleşme, Dost Kitabevi Yayınları, Abdullah Ersoy(Çev.), Ankara 2013, s.54

 

6- İlknur Türe, ‘‘Küreselleşme, Kapitalizm ve Ulus-Devlet’’, Finans Politik&Ekonomik Yorumlar, Cilt 46, Sayı 530, Yıl 2009, s.41

 

7- Betül Karagöz(2008), Mutlakiyetçi Devletten Hukuk Devletine, Hukuk Devletinden Dünya Sistemine: Sivil Uygarlığın Kurumsallaşma Süreci, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.678

 

8- Ali Hasanov, Jeopolitik, Babıali Kültür Yayıncılık,Azad Ağaoğlu(Çev.), İstanbul 2012, s.349

 

9- Zygmount Bouman, Küreselleşme, Ayrıntı Yayınevi, Abdullah Yılmaz(Çev.), İstanbul 2014, s.83

 

 

 

Bir cevap yazın