ANTİK YUNAN’DAN DOĞAN MUCİZE: AVRUPA’DA AYDINLANMA SÜRECİ

Aydınlanma; sorgulama ve eleştirinin ön planda olduğu, insan-insan, insan-toplum, toplum-devlet denkleminde rasyonellik temelini oluşturan, kültür, eğitim, sanat alanlarında yeniliğin önünü açarak geleneksel kalıpları yıkan bir döneme verilen addır. Ortaçağ bağnazlığından Aydınlanma Çağı’na ulaşabilmek kolay olmamış, zorlu ve uzun süren mücadelelerle bu döneme adım adım geçilmiştir. Aydınlanma Çağı, günümüzde Rönesans ve Reform süreçleri ile bağdaştırılsa da temelinin Antik Yunan’dan geldiğini bilmek zorundayız. Antik Yunan filozoflarından Helenistik dönemdeki krallara, Solon reformlarından Büyük İskender dönemine, Roma hukukundan sanatsal ve mimari gelişmelere bakmadan Avrupa aydınlanmasını anlamamız mümkün değildir.

Antik Yunan dünyası politika, demokrasi, felsefe, filozof gibi kavramların anayurdudur. Günümüzde özellikle bu kavramlarla güçlü bağları olan ülkelerin gelişmişlikleri düşünüldüğünde, Antik Yunan coğrafyasının bizlere taşıdığı bu mirasın önemini görmekteyiz.

Antik Yunan, düşüncenin kendisi üzerinde kafa yorulan bir dönemi kapsadığı için modern felsefe ve akılcılık ortaya çıkmış, sürekli düşünme eylemi var olmuştur. Böylece dünya önemli düşünürler kazanabilmiş ve onların attığı temelde güçlü bir aydınlanma süreci inşa edilebilmiştir. Özellikle Thales, Aristoteles, Platon, Aristofanes, Anaksimandros gibi filozofların ortaya attıkları düşünce ve eleştiriler, siyasi ve toplumsal hayatta ses getirmiştir. Aynı zamanda Platon’un geliştirdiği ütopya (filozof-kral) da önemlidir. Antik Yunan’ın gücü bilgiden ve bilgeden gelmektedir. Dolayısıyla herkes kral olmamalı, krallar başta felsefe olmak üzere birçok alanda bilgili olmalıdır. En çok bilgi filozoflarda vardır. Bu nedenle filozoflar ülkeyi yönetmelidir. Bu fikir, bir yöneticinin her alanda eğitimli ve bilgili olması, düşünmesi, dünya görüşüne sahip olması kriterlerini de gözler önüne sermiştir.

Bu dönem, bizim hayatımıza demokrasi kavramını getirmiş olsa da şuan var olan sistem gibi düşünülmemelidir. Çünkü kölelik önemli bir toplumsal yapıdır, uygar-barbar ayrımı güçlüdür. Zengin siteler, azgelişmiş siteler üzerinde baskılarını arttırmıştır. Dolayısıyla demokrasi kavramı, o dönem içerisinde özgürlük ve eşitliği kapsayacak şekilde olmamıştır. Ancak seçim yapılması-varlıklı erkekler tarafından-, oy kullanılması, fikri gelişim, zengin site, güçlü ticaret ağı, artan nüfus, sanat ve kültürdeki büyük gelişmeler refah seviyesini yükseltmiştir. Böylece siyaset ve ordu dışında başka alanlar da gelişme imkanı yakalayabilmiştir. Böyle bir ortamın varlığı, tabi ki felsefenin de nefes almasını sağlamış ve herhangi bir baskı, düşüncelerin engelleme ile karşılaşmaması, filozofların mutlak otoriteyi sorgulamaya başlamalarına neden olmuş ve Avrupa Aydınlanmasının da en büyük ayağını bu fikir oluşturmuştur.

Antik Yunan döneminde, gelişmeler daha çok düşünsel açıdan devam ederken, Helenistik Dönem adını verdiğimiz süreçte kanunlaşma süreci başlamış, meclis kurulmuştur. Solon ‘un kölelikle ilgili ortaya attığı görüşü- özgür babadan olanların köle sayılmaması- ve sınıflar arası hukuki eşitlik fikri önemlidir. Aynı şekilde halk meclisi ve halk mahkemesi, demokratik yaşam için önemli bir adım olmuştur. Peisistratos döneminde köylü-işçi sınıfı ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Perikles yurttaşlık haklarını genişletmiş, siyasi hayatı canlandırmaya çalışmıştır. Helen dünyası, özellikle Büyük İskender ile birlikte genişleme imkanı yakalamış ve Büyük İskender döneminde var olan Antik Yunan/ Helen mirası, Helen-Ön Asya-Mısır sentezi yapılarak dünyaya empoze edilmek istenmiştir.

Antik Yunan ve Helenistik dönemde yaşananlar Roma’nın temelini atmış, özellikle yurttaşlık statüsünde yaşanan gelişmeler ve siyasi çekişmeler döneme yön vermiştir. Roma’nın dünya siyaseti açısından bakıldığında en önemli katkılarından biri imparatorluk adı verilen kozmopolit yapıyı oluşturması ve Roma vatandaşlığı kavramını ortaya atması olmuştur. İmparatorluk özellikle patrici-pleb çekişmeleri yüzünden zarar görse de halkın haklarını araması ve daha eşit bir devlet içerisinde yaşam mücadelesi vermesi önemlidir. Roma, Antik Yunan dönemindeki gibi bir demokrasiye ulaşamamıştır. Çünkü kölelik eskisinden daha yaygın ve oldukça katı kurallarla ayakta tutulmuştur. Felsefe, işlerliğini tam olarak kaybetmese de can çekişmektedir. Mimari oldukça gelişmiştir. Roma İmparatorluğu, cumhuriyet rejimini ilk getiren devlet olmasına rağmen, günümüzdeki terminolojik anlamını tabi ki taşımamaktadır -aynı yukarıda bahsi geçen demokrasi kavramı gibi-.

Batı’da Antik Yunan/Helen rüzgarı hakimken, Doğu dünyası da birçok gelişmeye ev sahipliği yapmıştır. Dönemin en güçlü imparatorluğu Persler iken, Büyük İskender döneminde güçleri kırılabilmiştir. Yine doğu devletlerinden Sasaniler önemli bir güç olmuştur. Ancak Türk tarihi açısından düşünüldüğünde İslamiyet ile birlikte kurulan Türk devletlerinin etkisi daha fazladır. Özellikle Abbasiler, İslamiyet’i benimseyen geniş topluluğu bilim ve sanat alanında en üst seviyeye ulaştırmayı başarmıştır.

Abbasiler dönemi, İslamiyet’in Altın Dönemi olarak kabul edilmiştir. Artık Batı’nın içinde yaşadığı sorunlar, Türk devletinin önünü açmak için birer şans olmuş ve özellikle bilimsel faaliyetlerin arttırılması ile yeni Türk devleti başat güç haline gelmiştir. Ancak İslam bilimi yalnızca Araplara ya da Türklere bahşedilmemelidir. Çünkü, devlet bünyesi içerisindeki çok sayıda Arap, Türk, Fars ve diğer etnik grupların ortak katkıları ile ortaya çıkan bir tablodan bahsetmekteyiz. Dolayısıyla kolektif çalışmalar, bilimsel faaliyetleri geliştirmede itici güç olmuştur. Antik Yunan’dan alınan felsefe, geometri, tıp, mimari Abbasiler döneminde geliştirilmiştir. Latince eserler Arapçaya çevrilmiş ve edebiyat dili olarak geliştirilmiştir. Özellikle Farabi ve İbni Sina dönemin en önemli bilginlerinden olmuştur. Farabi, İslam felsefesinin kurucusu olarak görülmektedir. İbni Sina ise matematik, tıp ve geometride döneminin çok ilerisinde bir bilgindir. Tıpta yaşanan gelişmelerin ışığında önemli hastanelerin yapıldığı görülmektedir. Eczacılık ve optik alanında önemli gelişmeler yaşanmış, birçok hastalık, bulunan yöntem ve ilaçlarla tedavi edilebilmiştir. Ortaçağda her ne kadar etkisiz hale getirilse de bu dönem içerisinde rasathaneler açılmış, dolayısıyla astronomi büyük ölçüde ilerleme kaydetmiştir. Tüm bu gelişmelerin devamlılığının sağlanması için eğitim kurumu olarak medreseler inşa edilmiştir. Özellikle Selçuklularla birlikte yaygınlaşan medreselerde, İslam hukukunun yanı sıra matematik, geometri, astronomi gibi pozitif bilimler de okutulmuştur. Böylelikle hem din hem de bilim önemli ölçüde harmanlanmıştır. Ancak ilerleyen dönemlerde din, bilimin yerine geçmiş ve ilerleme yerini gerilemeye bırakmıştır. Bilimsel buluşlar, dini söylemlerin arasına sıkıştırılmış ve akıldışı bir dönemin kapısı “sonuna kadar” açılmıştır.

İslam biliminin, kültür ve sanatın, devlet yönetiminin fetihlerle ve ticaret yollarıyla Avrupa’ya yayılması Moğol istilasına kadar devam edebilmiştir. Ancak 13. yüzyılın başlarından itibaren gelen tehdit ve Abbasi Devleti’nin yıkılması ile Türklerin bölgede tutunma çabaları, bilim ve sanatın önüne geçmiştir. Askeri faaliyetlere verilen ağırlık ve birlik olmak için verilen uğraş sonucu, İslam bilimi ve Türk kültürü bölgede rafa kalkmıştır. Anadolu Beylikleri dönemi ve Osmanlı Beyliği’nin devletleşme süreci siyasi olayları gündemde tutmuştur. Ancak Osmanlı Beyliği’nin önce devlet, sonrasında da II. Mehmet döneminde İmparatorluk haline gelmesi ile hayli geç kalınan sanat ve bilime yönelim gerçekleşebilmiştir. Açılan medreseler, darüşşifalar, Osmanlı başkentine gelen bilginler, ressamlar, sanatçılar devleti biraz canlandırabilse de yeterli olamamıştır. II. Mehmet döneminden itibaren özellikle Avrupa’daki yeniliklerle eş zamanlı Osmanlı’da ciddi bir gerileme görülmüştür.

Batı dünyası din/siyaset ikilemi ile baş ederken oldukça zor yüzyıllar geçirmiştir. Öyle ki Roma İmparatorluğu döneminde göç dalgaları ve yoğun istilalar meydana gelmiş, imparatorluk zayıflayarak Doğu Roma/Bizans ve Batı Roma olarak ikiye ayrılmıştır. Bu kopuş din ayrımını da beraberinde getirmiş ve Avrupa’da güç dengeleri değişmeye başlamıştır. Çünkü Hıristiyanlığın rakibi olarak doğuda İslamiyet ortaya çıkmış, psikolojik ve ideolojik olarak güçlü bir yapı baş göstermiştir. Batı’da taht kavgaları ve askeri başarısızlıklar ekonomiyi de zora sokmaya başlamış, ticari faaliyetler azalmıştır. Türklerin ilerleyişi karşısında birçok defa birlik olup Haçlı seferi düzenleyen Avrupa, üst üste mağlubiyet almış ve Türk kilidini kırmayı bu dönem içinde başaramamıştır. Peki böyle bir tablo mevcutken, Avrupa aydınlanma dönemine nasıl geçmiştir?

Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile birlikte Hıristiyanlığın tek güçlü kalesi Bizans İmparatorluğu kalmıştır. Özellikle Avrupa toprakları Batı Roma’nın dağılması ile birlikte toparlanamamış ve derebeylik sistemi olarak bilinen parçalı küçük devletçikler ortaya çıkmıştır. Ekonomileri, siyasi yapıları ve toplumsal bozulmalar güçlü devletlerin ortaya çıkmasını engellemiş, kişi hak ve özgürlüklerine dair ciddi gerilemeler baş göstermiştir. Hiyerarşinin hakim olduğu bu çağda kilise/din adamlarının güç kazandıklarının altını çizmek gerekmektedir. Ciddi oranda toprak sahipleri haline gelmişler, halktan önemli ölçüde vergi toplamışlar ve halka baskı uygulamışlardır. Kiliseye karşı doğrudan bir bağlılık şarttır, kiliseye karşı gelmek ölümü göze almaktır. Kilisenin bilgileri mutlak bilgidir; eleştirmek, sorgulamak yasaktır. Dine bağlı kalınmalıdır. Özelikle “dinsizlere karşı” savaşmada etkin olarak kullanmak için Engizisyonun kurulması kilisenin insanlar üzerindeki baskısını görmemizi sağlamaktadır. Durum böyle olduğunda kralların otoritesi zarar görmeye başlamıştır. Kilise-devlet ikilisi genelde birbirlerine arka çıkarken, kralların gücünün kırılmaya başlaması ile iki sıkı dost düşman oluvermiştir. Kilise o kadar güç ve zenginlik kazanmıştır ki tahta kimin çıkıp çıkmayacağını bile belirleme kudretine erişebilmiştir. Kilisenin katı kurallarını ve dogmayı kabul etmek istemeyen aydın kesim de yavaş yavaş ses çıkarmaya başlamıştır.

Rönesans’a giden süreç, işte bu yüzden birdenbire gerçekleşmemiştir: Bir yanda kilise otoritesi, diğer yanda kendi gücünü kabul ettirmeye çalışan kral, yoksul bir halk, dağılmış imparatorluklar, zarara uğrayan ticaret, kültür, eğitim ve teknolojik gelişmelerde durağanlık, üst üste yapılan savaşlarla azalan nüfus, ağır salgın hastalıklar. Tüm bu zorlu şartlar, Antik Yunan izlerini taşıyan İtalya’da yeni bir hareketliliği beraberinde getirmiştir. Yeniden Doğuş olarak tanımlanan Rönesans, insan hayatındaki gelenekselci anlayışa tepki olmuş ve yeni bir dünya görüşü ortaya çıkarmıştır.

Rönesans, Antik Yunan mirasını yeniden var etmek, geçmişi keşfe çıkmak isteyen sanatçılar tarafından inşa edilmiştir. Özellikle İtalya’daki bilim adamları, ressamlar, sanatçıların öncülük ettiği bu hareket, sanat alanında etkisini daha yoğun hissettirmiştir. Tiyatro ve müzikte, resimde artık maneviyat yerini maddi/somut unsurlara bırakmıştır. Ruha değil, göze hitap edilmiştir. Böylece verilmek istenen mesaj, bilinçli bir şekilde doğrudan aktarılabilmiştir. Aynı şekilde fikirleri kitlelere ulaştırmak ve insanlar arasında bir kıvılcım ateşleyebilmek için de matbaaya ihtiyaç duyulmuştur. Bunun için basım teknikleri ve materyalleri ile ilgili gelişmelerin yaşanması gerekmiştir. Eserlerin çevirileri yapılmış, ancak yine de yeterli olmamıştır. Reform sürecinde matbaanın, ne kadar önemli ve etkili olduğu anlaşılacaktır.

Rönesans ile birlikte evren, dünyanın oluşumu, insanlık tarihi ile ilgili birçok konu tartışılmış, bu da özellikle “Keşifler Çağı” olarak adlandırılacak bir dönemin yaşanmasına öncülük etmiştir. Çünkü, insanlar artık düşünerek, sorgulayarak, araştırarak ve gezip görerek içinde bulundukları yeryüzüne dair bilgiler ortaya çıkarabilmişlerdir. Böylelikle teknolojik atılımlar, özellikle dayanıklı gemi yapımı ve haritacılık alanlarında etkisini göstermiştir. Ümit Burnu, Hint Adaları, Amerika Kıtası’nın keşfi ile insanoğlu “kendi dünyasının” aslında ne kadar küçük olduğunu anlamıştır. Yeni bulunan kıtalara Avrupa’dan nüfus nakledilmiş, buranın yeraltı-yerüstü zenginlikleri keşfedilerek Avrupa’ya taşınmıştır. Maceraperest Avrupalı bu işten karlı çıkmayı başarabilmiş, okyanus ötesi toprakları kendine bağlamış ve yayılmacı bir siyaset ile ekonomilerini canlandırmıştır.

Avrupa’nın cebine para dolmaya başladığında insanların uğraşıları da artmış, bilimsel çalışmalar hızlanmıştır. Eğitim, tiyatro, şiir, resim, spor, edebiyatta insanları dizginleyen kilise, artık “formdan” düşmeye başlamıştır. İnsanlar, kilise öğretilerinin yanlışlığını görmeye başladıktan sonra din adamlarına duydukları inanç ve güveni sorgular hale gelmişlerdir. Böylece sarsılmaz denilen din öğretisi büyük bir darbe almıştır.

Rönesans ve Reform hareketi, hümanizmin ortaya çıkması, Coğrafi Keşifler, teknolojik gelişmeler Avrupa siyasetinin değişmesine ve yeni toplumsal grupların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle ekonomik alanda bir birikimi olan, ancak siyasi hakların hala soylular lehine olmasından rahatsız olan aydın sınıfı -ki bilinen adı burjuvazidir- tarih sahnesine çıkmıştır. Burjuva, 18. yüzyıldan itibaren önce sosyo-ekonomik alanda, sonra da siyasi alanda etkisini hissettirmiştir.

  1. yüzyıl, kendinden önceki dönemlerin siyasi, dini, sosyo-kültürel ve toplumsal birikimiyle Aydınlanma Dönemi olarak bilinen ve sonraki yüzyılları da şekillendiren bir süreci kapsamaktadır. Bu döneme damga vuran toplumsal grup da burjuva olmuştur. Yeni bir sınıfın ortaya çıkması ve otoriteler ile halk arasında kabul görmesi oldukça zordur. Bu yüzden burjuva ortaya bir felsefe atmıştır: Aydınlanma Felsefesi. Özellikle, kilise öğretilerine ve soyluların imkanlarına karşı çıkmıştır. En büyük önemi, kapsayıcılığıdır. Temelinde insan mutluluğu yatmaktadır. Erdemli yaşamak ön plandadır. Kilisenin ön yargılarını sert bir şekilde eleştirmişlerdir. Bilime önem verilmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Fransız İhtilali’nin ilkelerinden olan eşitlik, kardeşlik, özgürlük, hümanizm Aydınlanma Felsefesinin de temeli olmuştur. İnsanlar yeryüzünde mutlu olmalıdırlar.

Aydınlanma Felsefesi ünlü düşünürlerin fikirleriyle güç kazanmış ve taraftar toplayabilmiştir. Montesquieu, Voltaire, Diderot, J.J. Rousseau, Buffon, Saint Lambert, Bentham, Hume, Locke, Emmanuel Sieyes’in başlattıkları fikir dalgası kısa bir süre içinde önce İngiltere, Fransa ve Almanya‘ya, sonrasında da Avrupa topraklarının büyük bölümüne ulaşmayı başarmıştır. Özellikle Ansiklopedistler olarak bilinen, dönemin ünlü isimlerinin -ki öncülüğünü Diderot yapmıştır- ortaya çıkardığı en kapsamlı çalışma Ansiklopedi, Aydınlanma Dönemi için önemli bir eser olmuştur. Ansiklopedi’nin felsefeye en büyük katkısı, pragmatizmin/faydacılığın temelini oluşturmuş olmasıdır. İnsanların mutlulukları ile topluma fayda sağlamaları arasında doğru orantı kurmuşlar ve mutluluğun olduğu yerde toplumsal kazanımların da artacağını dile getirmişlerdir. Ekonomik olarak da insanların bağımlı olmasına karşı çıkmış ve serbestçe üretimlerini gerçekleştirmeleri gerektiğini belirtmişlerdir. Aydınlanma Felsefesi içerisinde dikkat edilmesi gereken bir teoridir.

Aydınlanma Dönemi, birbirinden farklı düşünürlerin birbirinden farklı fikirleri etrafında gelişerek renklenmiştir. Öyle ki Montesquieu yasalar üzerine fikirler üretmiş, kuvvetler ayrılığı teorisi geliştirmiştir. Voltaire, kiliseye karşı oldukça sert ve alaycı bir tutum sergilemiştir. Kilisenin ön yargılarını ve yanlış bilgilerini eleştirmiştir. Buffon, döneminin en büyük doğa bilimcilerinden biridir. Doğadaki canlı-cansız tüm varlıklara ilişkin kapsamlı bir çalışma yapmış, insan ve hayvan arasında bağlantı kurmuştur. Toplum içinde yaşayan insanların davranışlarının hayvanların davranışlarından farklı olmadığının altını çizmiştir. Evrenin varlığı ile ilgili düşünceleri özellikle kilise tarafından pek de hoş karşılanmamıştır. Fransız İhtilali ile özdeşleşmiş olan Rousseau, temeline eşitlik ilkesini almıştır. Toplumu sözleşmeye dayandırmış ve mutlak demokrasiyi savunmuştur. Halkın gücüne inanmıştır. Alman düşünürlerden Aydınlanma felsefesine katkısı olan Lambert, özellikle fizik ve astronomi ile ünlenmiştir. Bilimin gücü ile doğruların kanıtlanabileceğine inanmıştır. Bilim, evrenin “sırlarını” açıklayabilecek tutarlılıkta ve güçtedir. Ampirizm/ deneycilik görüşü üç önemli düşünür tarafından geliştirilmiştir. Deneyciliğin kurucusu olarak karşımıza çıkan ilk isim Locke olmuştur. Bilginin doğuştan geldiğini değil, gözlem ve deney yoluyla bilgiye ulaşılabileceğini savunan Locke’ tan sonra Hume da algıları düşünce ve izlenim olarak ayırmıştır. Bu iki isim akıl ve deneyi birbirinden ayırma yoluna gitmiş, ancak Kant ikisi arasında bir denge kurmak istemiştir. Bilimin deney ve aklı birleştirerek ilerlemesi gerektiğini, böylece daha tutarlı ve mantıklı bir sonuca ulaşılabileceğini belirtmiştir.

Birbirinden farklı teoriler üreterek bilim ve felsefeyi geliştirmeye ve dünyayı değiştirmeye çalışan bu isimler, 18. yüzyıla damgasını vurmuştur. Geliştirilen her bir fikir, Fransız İhtilali’nin yolunu açmıştır. Artık bilinçli, dünya görüşü olan, insanların bir yurttaş kimliği altında özgürce yaşayabildiği bir dünya sistemi yaratılmıştır. Bu konuma gelebilmek için yüzyıllar boyunca mücadele halinde olan Avrupalı, 1789 yılında Fransa’da yaşanan ihtilal ile birlikte eşitlik, hürriyet, özgürlük, bağımsızlık fikirleri ile buluşmuştur. Artık “insanca” yaşamanın tadına varanlar, haklarının peşinden gidebilmiştir. Avrupa’da yaşanan bu değişim ve dönüşümün Türk toplumundaki örneği Kemalist aydınlanma sürecinde görülmektedir. Kemalist aydınlanma ile eğitim seviyesi yükseltilmiş, bilimsel çalışmalar devlet teşvikiyle arttırılmış, Türk tarihi ve Türk dili kurumlar aracılığıyla incelenme imkanı bulmuştur. Kadınların toplumsal ve siyasi konumları güçlenmiştir. Artık gelenekselcilik duvarları yıkılarak laik, demokratik bir yeni ülke inşa edilebilmiştir.

Bir cevap yazın