ANLIK DERGİSİ SÖYLEŞİ – Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER

2007 yılında Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesine yönelik yapılan referandumda muhalefet ‘‘Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında meşruiyet ve yetki karmaşası çıkaracağı’’ iddiasıyla değişikliğe karşı çıkmıştı. O günlerde Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini savunan iktidar, bugünlerde ‘‘Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında bir yetki karmaşası, çift başlılık’’ olduğu savıyla yeni bir değişiklik talep ediyor.2007 referandumunun sonucunda yaşadığımız problemlere kısaca değinebilir misiniz?

1982 Anayasası “güçlü yürütme” adına, cumhurbaşkanına geniş yetkiler vermişti. Bundan 25 yıl sonra, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi anayasaya girdi. Böylece anayasal sistem parlamenter sistemden yarı – başkanlık rejimine dönüştürülmüştü. Ama bunu kimse kabul etmek istemedi. Muhalefet tarafı, parlamenter rejim halâ anayasal sistemmiş, çok öne çıkmış cumhurbaşkanı anayasayı ihlal ediyormuş gibi davrandı. Bu da iktidarın işine geldi. İktidar tarafı, fiili durumu anayasaya uygun hale getirelim gerekçesini ileri sürme olanağı elde etti. İktidar bu bulanık halden yararlandı. Karşımıza tam bir başkanlık rejimi önerisiyle dikildi. 2007’den beri yaşadığımız problemlerin temelinde, muhalefet bakımından, anayasal durumu gerçeğe uygun olarak tanımlamamak ve iktidar bakımından da, aklındaki rejim örgüsünü açıkça dile getirmeden, hedefini aldatma yoluyla kovalamak var. Böylece her yeri “takiyyecilik” ve “taktisyenlik” kapladı. İlkeler, doğruluk, samimiyet bunlara kurban edildi.

Türkiye’nin bugünkü sorunları mevcut anayasadan mı kaynaklanmaktadır?Ekonomik kriz, terör, dış politikada yaşanan sorunlar, mülteciler meselesi gibi konular dururken sizce Türkiye’nin gündemi Cumhurbaşkanlığı sistemi mi olmalı? Yapılmak istenen değişikliklerin Türkiye’nin temel sorunlarını çözebileceğini düşünüyor musunuz?

Önerilen rejim değişikliği de zaten 2 yıl sonra yürürlüğe girecek. Buradan da belli ki, önerinin güncel sorunlarımızla ilgisi yok. Önerilen rejimin temel sorunlarımızı çözme kapasitesi ise yok. Aksine, mevcut sorunlara yenilerini ekleme gibi büyük bir tehlikesi var. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel tehdit Libya’da, Irak’ta, Suriye’de görüldüğü türden bir şey. Yani Türk Milletinin egemenlik hakkının ortadan kaldırılması, egemenliğin etnik ve mezhebi gruplar arasında parçalanması, dolayısıyla devletin çözülmesi, federasyon – konfederasyon denen devlet olma özelliğini yitirmiş bir devrin açılmasıdır. Bu tehdide karşı tüm ulusun birlikte direnmesi şart. Böyle planlar başka türlü bozulamaz.

Sizce yapılmak değişiklik, iktidarın savunduğu gibi bir sistem değişikliği mi; yoksa muhalefetin savunduğu gibi bir rejim değişikliği midir?

Hükümet sistemini değiştirmek, zaten rejim değişikliği yapmak demektir. Asıl mesele, sistem mi değişiyor, rejim mi değişiyor kısırlığıyla anlaşılamaz. Değişen şey egemenlik yetkisinin kullanılışının değişmesidir. Yani egemenlik yetkisinin tüm ulusu temsil eden Meclis’ten alınması, asıl olarak hükümetsiz olan cumhurbaşkanına, tek kişiye devredilmesidir. Önerilen rejim, başkanlık rejimidir. Başbakanın, bakanlar kurulunun, yani hükümetin olmadığı ve tek kişilik makama Meclis’in yasama yetkilerinin de önemli bir kısmının devredildiği bir rejim.

Anayasa değişikliği teklifinin hazırlanış sürecini ve meclisteki oylama sürecinde yaşananları nasıl yorumluyorsunuz?

Bu önerinin gündeme gelişi, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, o güne kadar savunduğu herşeyiinkar ederek yolu açmasıyla oldu. Şu anda “Bahçeli bunu neden yaptı?” sorusu halâ karanlıkta.

Anayasa teklifini hazırlayanların cumhurbaşkanlığında istihdam edilen 3 danışman ile birkaç öğretim üyesi olduğu ortaya çıktı. Danışmanlık statüsünde çalışan insanların sorumluluğu yalnızca danışmanlık hizmeti verdikleri makama karşıdır. Uzmanlıklarının değeri de, işe yararlılıkları da o makam tarafından belirlenir. Bu kimseler, Türkiye’ye anayasa hazırlamak için göreve alınmış değiller. Öyle olduğunu gösteren bir yetki yazıları yok. Dolayısıyla yetkisizler. Siyaseten de hukuken de sorumsuzlar. Elbette böyle olmaz. Bu “danışmanlar anayasası”nı meşru kabul etmek olanak dışı.

Öneri hazırlanışı bakımından sorunlu, ortaya çıkan metin de sorunlu. Nitekim metin TBMM Anayasa Komisyonu’nda, teklif sahiplerince değiştirildi. Çelişkiler, tutarsızlıklar vardı. Demek ki bu danışmanlar, Türkiye’ye bir anayasa hazırlayacak olgunluk ve yeterliğe de sahip değillerdi.

Öneriyi, AKP’nin milletvekilleri imzalayıp teklif ettiler. Kamuoyuna yansıdı ki, metni görmeden imza attılar. Türkiye’ye rejim değişikliği getiren bir işe, metnin kendisini dahi görmeden imza atmak, TBMM tarihine kara bir leke olarak yazıldı.

Ve bütün bu işler olağanüstü hal ortamında oldu ve bitti.

Anayasa değişikliğinin referandumda kabul edilmesi sonucunda Türkiye’nin eyaletlere ayrılması veya bölünmesi gibi sonuçlarla karşı karşıya kalabileceği iddia ediliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu iddia doğrudur. Anayasa değişikliği, şimdiye kadar yalnızca TBMM yetkisinde olan “devlet kurumlarını kurma, kaldırma, değiştirme yetkisi”ni cumhurbaşkanına devrediyor. Buna ek olarak, cumhurbaşkanına “kamu tüzelkişiliği kurma” yetkisi veriyor. İdare hukukunda kurma yetkisi kimdeyse, kaldırma yetkisi de ondadır. Cumhurbaşkanı, hükümetsiz olarak, tek imzayla, devletin kuruluşu üzerinde tek yetkili haline getirildi. Bu cumhurbaşkanı AKP’nin genel başkanlığından geldiğine göre, AKP’nin vaatlerine ve tercihlerine bakmak gerekir. O tercihlerde “ademi merkeziyetçilik ilkesi”nin benimsendiğini görüyoruz. “Türk vatandaşlığı”nın silinmesi vaadini görüyoruz. Bunun yerine “anayasal eşit vatandaşlık” diye anılan etnik gruplara kimlik vermek ve Türk Milleti kavramından vazgeçmek iradesini görüyoruz. O halde, cumhurbaşkanına verilen yetkilerin tüm devlet sistemini bu ilkeler doğrultusunda çözmeye yönelik olarak kullanılabileceği tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımız açıktır.

Önerilen bu değişikliğin koalisyon hükümetlerini imkansız kıldığı belirtiliyor. Sizce koalisyon hükümetlerinin kurulmasının önüne geçen bir sistem sağlıklı bir demokrasi olarak tanımlanabilir mi?

Bu değişiklik, koalisyon hükümetlerini ortadan kaldırdı; doğru. Çünkü hükümet denen kurumun kendisini ortadan kaldırdı. Ama koalisyonları ortadan kaldırdığını kimse söylemez. Daha kötüsünü mümkün kıldı. Cumhurbaşkanı, kendisinin atayacağı yardımcılarını ve yine kendisinin atayacağı bakanları, diğer siyasi partilerin figürlerinden seçerek kapalı kapılar ardında pazarlıkçı koalisyonlara gidecek. Bu kapı açıldı. Bu kapı, siyaseti karanlık, kirli, dar grupçuklar arasında yapılan bir şey haline getirir. İktidarlara ve iktidar uygulamalarına karşı müthiş bir güvensizlik çağı başlatır.

Değişiklik teklifinde yer alan ‘‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’’ konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, şu bildiğimiz eski “ferman”ların 21. yüzyıldaki çeşididir. Çünkü bunlar hazırlandığı anda yayımlanıp doğrudan yürürlüğe girecek. Örneğin TBMM’ne gelmeyecek. Orada görüşülmeyecek.

Yeni fermanlar olarak bu kararnamelerin çıkarılabileceği alanlar çok ama çok geniş. TBMM sınırlı konularda kanun çıkaracak. Bunların dışında kalan her konu yeni ferman ile düzenlenecek.

Denetimi var mı derseniz, ancak Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açarak denetlersiniz. Bunu da TBMM’deki partiler, milletvekilleri yapabilirler. Meclis’in de cumhurbaşkanı tarafında yer tutan milletvekilleri çoğunluğundan oluşacağı akılda tutulursa; daha önemlisi, bu önerinin Anayasa Mahkemesi’ni de cumhurbaşkanı gözetiminde bir yapı olarak kurguladığı düşünülürse, denetim yolu fiilen kapalı demektir.

Bu durumda, kararnamelere “yeni fermanlar” demeyelim de ne diyelim?

Cumhurbaşkanı’nın tek başına OHAL ilan edebilecek olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Keyfi yönetim usulleri için engelsiz dünya kurulması… Bireysel temel haklara kısıtlama getirme gücü demek olan olağanüstü hal yönetimlerinin normal yönetim usullerine göre çok daha fazla denetim mekanizması içermesi gerekir. Hiçbir denetim mekanizması öngörmeden cumhurbaşkanına verilen bu yetki, anti-demokratik ve keyfi uygulamalara yol açar; çok tehlikelidir.

Başta iktidar çevresi olmak üzere, evet oyu vermeyi savunan gruplarda ifade edilen ‘‘Atatürk döneminin yönetim tarzını getiriyoruz.’’ Söylemi hakkında yorumunuz nedir?

Bu ilginç! Bu kesimler Mustafa Kemal Atatürk’e yıllarca hepimizi çok inciten gerçek dışı sıfatlar yüklemeye çalıştılar. Atatürk döneminin baskıcı, tek partici, diktatörlük, hatta faşist yönetim olduğunu söylediler. Elbette bu kara çalmaları tutmadı. Şimdi kendi yaptıklarının Atatürk döneminde yapılanlar gibi olduğunu söylemeye kalkışmaları, fırsatçı ve kaygan hallerinin bir başka göstergesi oldu.

Atatürk döneminde 1920 – 1924 “meclis sistemi”, 1924 sonrası ise “parlamenter sistem” idi. Oysa kendileri TBMM’ni kesip kırpıp kuşa çeviriyor ve başkanlık getiriyorlar. Neresi benzer?

Atatürk döneminde parti genel başkanı cumhurbaşkanlığı birleşmiştir; doğru. Ama o dönemde tek parti sistemi geçerliydi. Bunda yanlış bir şey yok. Oysa şimdi çok partili sistem var; böyle bir birleştirmenin olması eşyanın doğasına aykırı. Çok partili sistemde, partilerin birinin başkanı aynı zamanda devletin başı olursa, bu makam “devleti ve milleti” nasıl temsil edebilecek?

Milli Anayasa Hareketi’nin yönetim kurulunda yer alıyorsunuz. Bize biraz Milli Anayasa Hareketi’nden bahseder misiniz?

Türkiye’ye bir “yeni anayasa” çuvalı hazırlandı; başımıza geçirilmeye çalışıyor. Hazırlanan “yeni-anayasalar”ı inceledik. Temel özelliklerinin gayrı-milli anayasalar olduğunu gördük. Milli Anayasa Hareketi, adı üzerinde, Türkiye’ye gayrı-milli, yani Türk Milletinin egemenlik hak ve yetkisini ortadan kaldıracak hiçbir anayasanın getirilemeyeceğini savunuyor. MAH, gayrı-milli anayasacılığa karşı bir direniş ve ulusal/milli anayasacılığı savunma cephesidir.

Milli Anayasa Kongresi Sonuç Bildirgesi’nde 1919’dan sonra bir kez daha  ‘‘müdafaa-i hukuku milliye’’ göreviyle karşı karşıyayız, deniliyor. Sizce referandum sürecinde muhalefet bu durumun ciddiyetini kavramış görünüyor mu?

Şimdiki anayasa değişikliğine “diktatörlük getirir” diyerek karşı çıkanlar var. Bu eksiktir. Getirilecek diktatörlük ile ne yapılacak? Önemli olan bunu görmek ve söylemektir. Muhalefetin bir bölümü, bu sistemle, Türk ulusunun egemenlik hak ve yetkisine el uzatılacağını dile getirmekten kaçınıyor. Oysa, adı bir türlü söylenmeyen “millet…. millet….” Haykırışları kulaklarımızda patlıyor. Dev gibi partilerin başkanları, yöneticileri, siyaset adamları, “Türk Milleti” dememek için “bir olacağız, diri olacağız, hepimiz Türkiye olacağız” demeyi tercih ediyorlar. Bunlar basit sözler değil… Bunlar, Türk Milletinin egemenlik yetkisini kullananların, bu yetkiye kast ettiklerinin sinyalleri…

Referanduma OHAL şartlarında gidiyoruz. Sizce OHAL şartlarında demokratik bir seçim gerçekleştirilebilir mi? Eğer demokratik şartlar oluşturulmayacaksa seçimin ‘‘boykot’’ edilmesi yoluyla geliştirilebileceği iddia edilen meşruiyet tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz?

OHAL’li referandum olmaz. Olursa o referandum şaibeli olur. Ama bence bundan da önemli bir şey daha var. Referanduma sunulan metni, “Türk Milleti’nin devri bitti” diyen başdanışmanlar hazırladı. Bunlar, “artık tüm etnik grupların kimliklerini tanımak, yani egemenliği etniseteler arasından paylaştırmak gerek” diyorlar. Bunun için de formül bulmuşlar. “Türk Milletini silmek, yerine Türkiye Milleti gibi bir sıfat getirmek lazım” diyorlar. Bu niyetleri taşıyan bir anayasa değişikliğinin referandum konusu yapılabilmesi akıllara zarardır. Gayrı-meşruluk da asıl buradadır. Yani Türk Milleti’ne sandıkta kendi egemenliğini oylatmak!

Akıllara bile getirilemeyecek böyle bir şeyin, Türk ulusunun önüne sandığa getirilmesi… Bu, akla zarar bir durumdur. Anti-demokratik olan budur. Doğru olan, “egemenlik yetkimi oylatmak da ne!” demekti. “Kimsiniz siz!” demekti. Yazık ki Türk ulusunun temsilcileri bunu söyleyecek duyarlılığı ve cesareti gösteremediler. Egemenlik yetkimiz sandığa girdi.

Bu süreçten nasıl bir ders alınmalı?

Egemenlik oylanır mı, diye yazmıştım. Bu sandıkta hayır demek değil, bu sandığın kendisine red gerekir demiştim. İşler bu aşamaya geldiyse, hiç olmazsa, bu öneri Resmi Gazete’de yayımlanıncaya kadar zamanımız vardı; sandığın kendisine hayır demeliydik. Sandığın oylamaya koyduğu konu bakımından gayrı-meşru olduğunu haykırmalıydık.

Ne var ki, sandık demokrasisi akılları teslim aldı. Sandıkta hayır demek, acayip bir heves olarak yükseldi. Bu sandığa reddiye yerine sandıkta hayır demek demokratlığı sayesinde OHAL döneminde referandum sürecini yaşıyoruz.

Egemenliğimizi %49 ile %51 arasına emanet ettik. Şimdi bu yükü taşımak zorundayız. Boykot yerine “hayır” diyoruz.

Büyük mesele ise kanımca şu: Olup biten şeylerden ders çıkarmak… Bu bize büyük derstir. Egemenlik oylanmaz! Böyle bir sandık olmaz! Böyle bir sandığın yükü bir kez daha taşınmamalı. Böyle bir yükü bir daha yaşamamak için, bu süreci hiç olmazsa, egemenliğimizin nasıl bir tehdit altında olduğunu açık seçik görmek ve göstermek için kullanmak gerekir.

Bir cevap yazın