İDEOLOJİ-EDEBİYAT İLİŞKİSİ VE KEMALİST BİR ÖRNEK: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

İdeoloji-Edebiyat İlişkisi Üzerine

 

İdeoloji-Edebiyat İlişkisi Üzerine

Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları isimli çalışmasında, “Her pratik, ancak bir ideoloji yoluyla ve bir ideolojinin altında varolabilir.”1 yargısına varmaktadır. Buna göre insanın her eylemi doğduğu andan itibaren içerisinde geliştiği ideolojik ortamın bir yansıması, bir ürünüdür. Yani insanlığın neredeyse kendisiyle yaşıt bir eylemi olan edebiyatın da ideolojiden bağımsız bir pratik olması düşünülemez.

Peki ama ideoloji dendiğinde ne anlamak gerekir?

Bunu basitçe şu iki şekilde tarif etmek mümkündür:

1- Temel bilişsel ve değersel yönelimlere dayalı sistematik bir fikri yapıt.

2- Yanlı algılamanın yarattığı gerçeği maskeleyen fikri yapıt.2

Zira Althusser aynı çalışmasında ideolojiden “bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişki”3 olarak bahsetmektedir.

Gerçekten de daha ilk çağlarından bu yana insan, içerisinde bulunduğu varoluş koşullarına karşı hayali yapılar türetmiş, ve algısını bu yapılar üzerine inşa etmiştir. Bin yıllarca “din” olarak ortaya çıkan ideolojiler, günümüzde çok çeşitlenmiş olsalar da varoluşu kavrama ve  anlamlandırma temel amaç ve hizmeti noktasında aynı sabit çizgide bulunmaktadırlar.

Buradan her ideolojinin bir din olduğunu savunduğumuz anlaşılmasın. Varmak istediğimiz nokta şudur:

İnsan türünün ilk ideolojik eylemleri ile dini/mistik eylemleri birlikte başvermiştir. Ve ilginçtir ki bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkiler olarak ortaya çıkan ilk mistik düşünceler, hemen ardından sanatı ve edebiyatı da türetmiştir. Zira sanat da tıpkı ideolojiler gibi insanın varoluşu bir çeşit anlamlandırma ve ifade etmesi eylemidir. İlk mağara resimlerinde, kil tabletlerde, insanlığın ilk anlatılarında, destanlarında, Orta Çağ boyunca gerek Batı gerekse Doğu’da verilen edebi ürünlerde, hatta Rönesans Avrupası’nda ve dahi günümüzde, ilk ideoloji olarak niteleyebileceğimiz bu dini/mistik fikirler ile edebiyatın bir bütün halinde ilerlediğini, yani edebiyat ideolojiyi yansıtırken, ideolojinin de edebiyatla takviye edildiğini görürüz. İlahisi olmayan din, musiki barındırmayan ritüel insanlık tarihinde yok gibidir.

İnsanlığın olgunluk çağlarıyla birlikte dinlerden başka ideolojilerin de ortaya çıkması ile pek ala ideolojilerle edebiyat arasındaki bu ilişki de farklı boyutlar kazanmıştır. Yüzyıllarca tanrı-şeytan mücadelesine ilahiler ve menkıbelerle bir savaş alanı olan edebiyatçıların sayfaları, artık kah liberalizmin, kah sosyalizmin, kah milliyetçiliğin birer cephesi halini almıştır.

Zira Sartre, şu tespitiyle bizi varmak istediğimiz neticeye bir adım daha yaklaştırmaktadır:

“Bir toplum, büyük bir sarsıntının ardından ideolojisini ve değerler sistemini kaybettiğinde, çoğu zaman neredeyse farkına varmadan, tasfiye ve yeniden inşa işini aydınlarına havale eder.”4

Burada Atatürk’ün “Tarihte inkılaplar önce aydın kişilerin kafasında fikir halinde doğmuş, zamanla toplumu sarmıştır.”5 önermesini hatırlamak da zannederim konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Yine Althusser; entelektüelin, halk olması gerektiğini ve halkın mücadelelerini paylaşmadan da halk olamayacağını ifade etmektedir.6 Edward Said ise entelektüeli “temsil etme sanatını görev edinmiş bireyler”7 olarak tanımlar. Bu iki ifadeyi birleştirecek olursak ise şu sonuca varmamız mümkündür: Entelektüel, halkın mücadelesini paylaşan ve bu mücadeleyi temsil etmekle görevli bireydir.

Örneğin; Voltaire, hemen her türden edebi eserleri ile kendi ideolojisini hicivlerine yansıtarak Fransız Devrimi için adeta bir kuluçka alanı oluşturmuştur. Ya da Gorki’nin Ana’sının Rus Devrimi için toplumda yarattığı duygusal altyapıyı kim inkar edebilir? Mayakovski, Brecht, Orwell, Neruda, Nazım Hikmet gibi dünyanın her coğrafyası ve milletinden edebiyatını ideolojisinin hizmetine sunmuş isimleri çoğaltmak mümkündür.

Nitekim Althusser, Devletin İdeolojik Aygıtları arasında Kültürel DİA’ya da yer vermekte8 ve Devletin İdeolojik Aygıtları hakkında şu tespitte bulunmaktadır:

“İktidardaki sınıf, DİA’larda, Devlet Aygıtında yaptığı gibi kolayca sözünü geçiremez. Bunun nedeni, sömürülen sınıfların direnişinin, DİA’larda, ister varolan çelişkileri kullanarak, ister mücadele ile savaş mevzileri kazanarak, sesini duyurma yolunu ve fırsatını bulabilmesidir.”9

Buradan konumuzla ilgili olarak özetle şu çıkarımı yapmak mümkündür; iktidarların, kolayca kontrol edemediği bir ideolojik aygıt olarak Kültürel DİA, ve bunun içerisinde yer alan edebiyat ürünleri, sömürülen sınıfların direnişlerini gerçekleştirebilecekleri birer mevzi olarak karşımızda durmaktadır.

Şu halde biz Kemalistlerin, Atatürk’ün gençliğinde sormuş olduğu şu soruyu bir kez daha hatırlamamız gerekmektedir:

“Başka milletlerin şairleri, münevverleri böyle çalışıp, milletlerini uyandırırken, nerede bizim mütefekkirlerimiz?”10

Ne yazık ki günümüzde bu sorunun cevabını vermek pek güçtür. Bu nedenle, yeni nesillere şevk ve ilham vermesi ümidi ile, biraz geçmişe dönüp, Kemalist ideolojinin nadide bir aydını, ve edebiyat alanındaki en büyük temsilcisi olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu ve edebiyatına yansıttığı ideolojisini, vermiş olduğu edebiyat eserlerinden bazıları dahilinde inceleyeceğiz.

 

Bir Devrin Tanığı: Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Sartre, Aydınlar Üzerine isimli çalışmasında “Hiçbir toplum kendini suçlamadan aydınlarından şikayet edemez, çünkü ne ektiyse onu biçmiştir.”11 önermesinde bulunmaktadır. Oysa, Yakup Kadri’nin eserlerini incelediğimizde bambaşka bir bakış açısı görürüz. Yakup Kadri, halkı en çok eleştirir gözüktüğü Yaban romanında dahi “Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir.” diyerek aydını, halktan mesul tutmaktadır. Nitekim Yakup Kadri’nin eserlerinde oluşturduğu bu “Panorama”da12 Tanzimat döneminden, yakın geçmişimize dek kuvvetli bir aydın yergisi buluruz. Yakup Kadri her şeyden önce milletinden taraf bir aydındır.

Esasında Yakup Kadri, kuvvetli gözlem yeteneği ile kendi devrinin ve çevresinin her safhasını eserlerinde adeta kayıt altına almıştır. Ve tabidir ki bu gözlem ve naklini kendi sahip olduğu ideolojik fikirler çerçevesinde değerlendirmiş ve gerçekleştirmiştir.

Nitekim Türkiye tarihinde Kemalist bakış açısıyla bu kadar uzun bir devri, aynı berraklıkla işleyen bir başka kalem daha yoktur.

Yakup Kadri, çok zaman milli hisleri kuvvetli, içerisinde bulunduğu dejenere çevreye yabancılaşmış, idealist ve entelektüel bir kahramanının gözlerinden anlatılarda bulunur. Kim bilir belki de Kiralık Konak’ta Hakkı Celis, Hüküm Gecesi’nde Ahmet Kerim, Sodom ve Gomore’de Necdet, Yaban’da Ahmet Celal, Ankara’da Neşet Sabit, Yakup Kadri’nin bizzat kendisidir… Zira, Yakup Kadri de İstanbul’dayken İstanbullu ile, Anadolu’dayken Anadolulu ile, kah İstanbul basını, kah işgalci emperyalistler, kah işbirlikçi batıcılar, kah yobaz softalar, kah cahil halk, kah tek parti CHP’si ile yani ömrü boyunca idealleri uğruna içinde bulunduğu tüm dejenere çevrelerle çatışma halinde bulunmuş bir kişiliktir.13

Kiralık Konak’ta, idealist ve genç bir şair olan Hakkı Celis, Tanzimat devrinin çarpık Batılılaşmış bir paşazadesi olan Seniha’ya duyduğu aşkı ve Seniha için yazdığı şiirlerini bir müddet sonra tiksintiyle yakmak isteyen bir hale dönüşür ve yerini millet aşkı ile ikame eder. Hatta Seniha’ya karşı duyduğu bu aşkı ve bu aşkın eseri olan edebiyatını küçümseyen Hakkı Celis’in ağzından dökülen şu cümleler, aslında Yakup Kadri’nin edebiyata bakışını net biçimde ortaya koymaktadır: “Mensup oldukları milletin itikatlarını, gazalarını, hezimetlerini, elem ve neşatını terennüm eden o büyük halk ve millet şairleri benim için daima mübarektirler.”14

Hüküm Gecesi romanında ise İttihat ve Terakki dönemini konu edinen yazar, Ahmet Kerim isimli idealist bir gazetecinin ağzından devrin iktidar ve muhalefetinin içine düştüğü aymazlığı ve iktidar ile muhalefetin çirkinliklerindeki ortaklığı gözler önüne sermektedir.

Ona göre “Memleketi soluk alınmaz bir hale sokan ve bütün vatandaşları enginde yolunu şaşırmış, zahiresi tükenmiş bir geminin yolcuları gibi birbiri üzerine saldırtan, herkesin ‘muhayyile’sini cehennem hayalleriyle yakıp kavuran ve Türkiye’de her çeşit asil, yüksek geçim yollarını tıkayan sebepler ve amiller hep bu ahlak fesadından, bu dört yanı çamurlu siyaset sisteminin, bu tavırların, bu hareketlerin, bu demagogca militanlığın kayıtsız ve şartsız hüküm sürüşünden”15 ibarettir.

Romanında bu menfaat ve siyasetin kirlettiği çevreleri yoğun bir şekilde eleştiren Yakup Kadri, “Aslında gündelik politika ve parti ihtirasları memleketteki bütün diğer çalışmaları yutmuş; hiçbir kimse ve hiçbir zümre için bunun dışında daha asil bir hayat nizamı bulmak imkanı bırakmamıştı. Memleketin her sınıf halkı gibi ‘mütefekkir’ ve ‘münevver’ sınıfı da, talihini durmadan değişen siyasi hayat şartlarının keyfine bağlamıştı.”16 diyerek, yine eleştirilerinin odağına toplumun aydın kesimini almıştır. Nitekim aynı kitabında yer alan Rıza Tevfik, Ali Kemal, Boşo Efendi ve Hüseyin Kami’nin konuşmacı oldukları Ferah Tiyatrosu’ndaki Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın müsameresinden sonra Ahmet Kerim ve arkadaşı arasında geçen diyalog17, bugün dahi tazeliğini koruyan tespitlerle doludur.

 

  • Azizim, dün Türk aydını, Türk entelektüeli diye bir şey vardı. Bugün o yoktur.

 

  • Çünkü, ağzını açtı ve bütün foyası meydana çıktı.18

Yine romanda memleketteki buhranı ideal yoksunluğuna bağlayan Yakup Kadri’nin, “İstediğiniz kadar rejim değiştirin. İstediğiniz kadar adam getirip götürün, bu gemiyi yürütemezsiniz, çünkü, kazanı yanmıyor.”19 şeklinde ifade ettiği bu görüşü, Milli Mücadele yazıları20 ve Atatürk21 denemesi incelendiğinde, daha da anlamlı hale gelmektedir. Zira, Yakup Kadri’ye göre Atatürk’ün ve Kemalizm’in, Türk Milleti’ne verdiği, ve İstiklal Savaşı’nı başarıya ulaştıran şey bu istiklal ve çağdaşlaşma idealidir.

“Muhalefet, muvafakat! Al birini vur öbürüne! Bu partilerin ikisinin de milletle hiçbir ilişikleri yoktur. Çünkü, ne bu, ne o milli bir ideal yaratmak gücünü gösteremedi.”22

“Halbuki, öbür tarafta hayat var. Koca bir milletin engin hayatı var. Bunun içinde kaynayan acılardan, ihtiyaçlardan, istek ve dileklerden bir siyasi parti prensipleri çıkarmak kimin aklına geldi? Bunlar milletin uzviyetine yabancı birtakım fikirler ve emeller yoluna biriyle uğraşıp dururken öte yanda millet kendi derdiyle yanıp kavruluyor. Ne bunun ondan haberi var, ne bunların ondan… Bir yanda ihtilaller olur, ayaklanmalar bastırılır, savaşlar çıkarken öte yanda millet ‘Benim derdim bana.’ diye inliyor.”23

Millet ile siyasiler ve fikir adamları arasındaki kopukluğu her defasında işleyen Yakup Kadri’ye göre ilmin en yüksek katlarına erişememiş bir yarım fikir adamı tatsız, tutsuz, düzmece ve yapmacıktır, fikirleri eğretidir ve hayata hep başkalarının gözüyle bakar.24

İşgal dönemi İstanbul’unu ve işgalcilerle samimiyet halindeki çürümüş çevreleri eleştirdiği Sodom ve Gomore romanında Yakup Kadri, Anadolu’da yeşeren özgürlük mücadelesine karşın, İstanbul’un elit kesiminin nasıl İngiliz, Fransız işgalcilerle düşüp kalktığını, tanrının ahlaksızlıkları yüzünden gazap ettiği Sodom ve Gomore halkına benzeterek, İngilizleri ilah zanneden Osmanlı artığı bu insanları birer “düş kırıklığı” olarak nitelemektedir.24

O’na göre İstanbul’daki bu tipler bütün Türkler demek değildir. Bunlar ne olduklarını bilmeyen bir takım mahluklardır.25

Yazarın belki de en bilindik romanı olan Yaban’ı inceleyecek olduğumuzda ise; Yakup Kadri’nin İstanbul’un çürümüş çevresinden uzaklaştığını ancak bu kez de cehaletin karanlıkları içerisinde bir Anadolu ile karşılaştığını görürüz.

“Sizi, kim kurtarabilir? Sizi gökten melekler inse kurtaramaz. Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır.”26

Ayrıca Yaban, Yakup Kadri’nin ideolojik tutumunun da en belirgin biçimde hissedildiği romanıdır. Yakup Kadri bu romanında Kemalist söylemini açıkça ve olumlayıcı bir biçimde kullanmaktan çekinmez. Romanın baş kahramanı Çanakkale gazisi Ahmet Celal’in bir Yunan subayı ile arasındaki diyalog, Türk edebiyatında az rastlanacak türdendir:

 

  • Kolunuzu nerede kaybettiniz?
  • Çanakkale’de dedim.
  • Ha ha, öyle ise siz mükemmel bir Kemalistsiniz.

 

  • Bir Kemalist mi? Evet. Fakat, Çanakkale’de harp ettiğim için değil, sade bir namuslu Türk olduğum için…27

Ayrıca sadece bu kısa pasajdan dahi Yakup Kadri’nin düşüncesinde Kemalizm’in ne denli kapsayıcı bir kavram olduğunu anlamak da mümkündür.

Yine Ahmet Celal ile Bekir Çavuş karakterleri arasındaki şu diyalog, Yakup Kadri’nin romanında yaptığı ve bugün dahi geçerliliğini koruyan can alıcı bir tespittir:

 

  • İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?
  • Biz Türk değiliz ki, beyim.
  • Ya nesiniz?

 

  • Biz İslamız elhamdülillah…28

Fakat, Yaban romanının belki de en hatırda kalıcı kısmı, Yakup Kadri’nin romanında çizdiği Anadolu portresini özetlediği ve aydınlara yönelik eleştirisini had safhaya çıkardığı şu pasajıdır:

“Şimdi ne görüyorum? Anadolu… Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.

Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi…”[…]

“Bunun nedeni Türk aydını gene sensin Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın?[…] Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın.[…] Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.”29

Yakup Kadri, topluma ve aydınlara yönelik eleştirisini İstiklal Savaşı’nın başarıya ulaştığı, Cumhuriyet’in ilan edildiği ve Türk Devrimi’nin gerçekleştiği safhalarda da sürdürmeye devam etmiştir. Nitekim Ankara romanında Yakup Kadri bu kez, çağdaşlaşmanın manasını yanlış anlayan ve halkın gerçeklerinden kopuk bir sefahat hayatına dalan kesimleri, kendi ideolojik tutumunu sürdürerek genç şair Neşet Sabit’in ağzından hedefe oturtmaktadır.

“İlk defa olarak, ömrümde ilk defa olarak, burada, kendi etimden, kendi kanımdan, kendi cevherimden bir cemaat içinde yaşadığımı hissediyorum.”30 şeklinde tanımladığı 1921 Ankara’sında, daha sonra gelişen elit çevreleri “cemiyet harici ve cemiyete rağmen yaşıyan müfrit ferdiyetçiler”31 olarak tanımlayan Yakup Kadri, ortaya çıkan bu garip durumu romanında “Hani bazı dinler vardır ki, müfessir ve müçtehitlerinin çokluğu yüzünden mana ve mahiyetini değiştirir; işte, bizim inkılabımızın başına da böyle bir şey gelmektedir ve bizim ıstırabımızın sebebini burada aramak lazımdır.”32 diyerek izah etmektedir.

Nitekim O’na göre “Bizim ruhumuzdaki yeni hayat prensibinin, yeni hayat özünün tomurcuğu da çatlamadı. Çatlamış olsaydı, memleketteki hayat şartlarının yalnız küçük bir ekalliyet lehine değil bütün millet için değişmiş olması lazım gelirdi.”33 Zira, Yakup Kadri için “’Halka doğru’ lafının hakiki manası halkı kendine doğru çekmek demektir.”34 ve Garpçılık, sadece Batılılar gibi giyinmek, konuşmak, lüks bir hayat sürmek değil, “her şeyden evvel bir yapma, yaratma, kurma, iletme ve işletme gücüdür.”35 İşte Ankara romanında yazar Türk Devrimi’nin mana ve mahiyetini bu yaratma, kurma, iletme ve işletme gücünden yoksun olarak algılayan Cumhuriyetçi çevreleri bir Kemalist, namuslu bir Türk olarak, ağır eleştirilere tabi tutmaktadır.

Ayrıca Yakup Kadri’nin, romanda Atatürk’ü 1942 senesinde hala hayatta olarak yazmış olması da yapıtta yer alan hazin bir ayrıntıdır.

Yakup Kadri, eserlerinde millet, Türk, inkılap, Kemalizm gibi kavramları kullanmaktan çekinmemiş, ve edebi eserlerini kendi dünya görüşünü nakletmede kullanmıştır. Ayrıca hayatı boyunca yazar, gazeteci, milletvekili olarak, Kemalist ideoloji çerçevesinde sürekli bir çaba içerisinde olmuş, Milli Mücadele yıllarında İkdam Gazetesi’nde mücadelenin savunuculuğunu yapmış, Halide Edip, Falih Rıfkı gibi Türk aydınlarıyla yakın temas içerisinde olmuş, devrimler sürecinde ise Şevket Süreyya Aydemir ile Kadro Dergisi’ni çıkararak ilk kez Kemalizm’in fikirsel gelişimi yönünde çaba harcayan bir ekibin de önderliğini yapmıştır.

Türk Milleti’nin geri kalmışlığının Türk Milleti’nin kabiliyetsizliğinden değil, Türk aydınının beceriksizliğinden ve tembelliğinden kaynaklandığını düşünen Yakup Kadri’ye göre “Bir asra yakın bir zamandan beri münevver geçinen ve asri düşünüşü benimseyen Türk nesillerinden hiçbiri, kendi nurundan halka vermek lüzumunu hissetmemiş, hissetmişse bile bunu çok zahmetli, çok yorucu bir iş bularak kendi köşesine çekilip rahatına bakmak yolunu tutmuştur.”36

Ayrıca Yakup Kadri, bir halk adamı ve milletin ruhunun vücut bulmuş hali olarak gördüğü Atatürk’e bayağı güzellemeler düzen kimi sanatçıları da “Türkçenin kurallarını kırıp geçirircesine Atatürk adını ikiye bölüp “Atam! Atam!” gibi cıvık bir hitaba çevirişleri Atatürk’ü hiç sevmediği bir ‘laubalilik’ çevresi içinde kim olduğu bilinmez bir hale getirmiştir.”37 diyerek eleştirmektedir.

Bu noktada, hem devrinin yakın bir tanığı olması, hem de gözlemlerini ve bu gözlemleri neticesinde edindiği dünya görüşünü edebi eserlerine yansıtmaktaki mahareti ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu, edebiyat ve düşünce tarihimizde nadide bir isim olarak yükselmektedir. Güçlü eleştirileri ile entelektüellik vazifesini layıkıyla yerine getiren Yakup Kadri, Edward Said’in entelektüel tarifinde olduğu gibi “her zaman yalnızlık ile saf tutma arasında bir yerde”38 durmuştur.

 

Sonuç

Edebiyat, insanların düşüncelerine yapabildiği o incelikli tesir ile ideolojilerin geniş halk kitlelerince anlaşılmasında mühim bir takviye vasıtasıdır. Nitekim tarih boyunca başta dinler olmak üzere, tüm ideolojilerde edebiyatın bu ağırlığı hissedilmiş, ve edebiyatçılar ideolojilerini kitlelere ulaştırma konusunda sanatlarını etkin bir biçimde kullanmışlardır. Bugün Nazım Hikmet’in yıllar evvel yazdığı bir şiiri, hala içerisinde memleket endişesi hisseden milyonlarca gencin kıpırtısına tercüman olabilmektedir.

Diyebiliriz ki; çok basit ideolojik mesajlar içeren edebi eserler, toplum nezdinde, akademik üslupla yazılmış detaylı propaganda metinlerinden, ciltler dolusu kitaplardan, dev mitingler ve şaşalı konferanslardan çok daha etkilidir. Örneğin; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun sadece Yaban romanı, okuyan herhangi bir kimsede Türk İstiklal Savaşı’nın ve Türk Devrimi’nin kime karşı ve ne amaçla yapıldığını izah edecek derinlikte ve bir o kadar da anlaşılırdır.  

Yazık ki, bugün Kemalistler, pek çok konuda olduğu gibi Kemalist ideolojiyi sanatında işleyebilecek edebiyatçıların da yoksunluğunu hissetmektedir.

Edebiyat, topluma temas edebilmemiz için, bugün üzerine emek sarf etmemiz gereken önemli konulardan biri olarak biz genç nesillerin önünde bütün bakirliğiyle beklemektedir.

 

Kaynakça:

1 Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları, 2016, İstanbul, s. 77

2 Şerif Mardin, İdeoloji, İletişim Yayınları, 2015, İstanbul, s.20

3 L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, s. 69

4 Jean-Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Can Sanat Yayınları, 2014, İstanbul, s. 66

5 http://odatv.com/mustafa-kemal-de-eylemci-bir-ogrenciydi-1312101200.html

6 L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, s. 28

7 Edward Said, Entelektüel, Ayrıntı Yayınları, 2015, İstanbul, s. 29

8 L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, s. 51

9 L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, s. 54

10 http://odatv.com/mustafa-kemal-de-eylemci-bir-ogrenciydi-1312101200.html

11 J. P. Sartre, Aydınlar Üzerine, s. 37

12 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama, İletişim Yayınları, 2012, İstanbul

13 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, İletişim Yayınları, 2013, İstanbul

14 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak, İletişim Yayınları, 2013, İstanbul, s. 180

15 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, İletişim Yayınları, 2016, İstanbul, s.32-33

16 Y. K. Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, s.152

17 Y. K. Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, s.171-184

18 Y. K. Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, s.179

19 Y. K. Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, s.180

20 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ergenekon, İletişim Yayınları, 2010, İstanbul

21 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, İletişim Yayınları, 2016, İstanbul

22 Y. K. Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, s.182-183

23 Y. K. Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, s.315

24 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sodom ve Gomore, İletişim Yayınları, 2016, İstanbul, s. 287

25 Y. K. Karaosmanoğlu, Sodom ve Gomore, s.276

26 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban, İletişim Yayınları, 2014, İstanbul, s. 150-151

27 Y. K. Karaosmanoğlu, Yaban, s. 184

28 Y. K. Karaosmanoğlu, Yaban, s. 152

29 Y. K. Karaosmanoğlu, Yaban, s. 110-111

30 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, 2013, İstanbul, s. 80

31 Y. K. Karaosmanoğlu, Ankara, s. 124

32 Y. K. Karaosmanoğlu, Ankara, s. 143

33 Y. K. Karaosmanoğlu, Ankara, s. 123

34 Y. K. Karaosmanoğlu, Ankara, s. 114

35 Y. K. Karaosmanoğlu, Ankara, s. 144

36 Y. K. Karaosmanoğlu, Ergenekon, s. 243

37 Y. K. Karaosmanoğlu, Atatürk, s. 141

38 E. Said, Entelektüel, s.37

Bir cevap yazın