DÜNYA İDEOLOJİLERİ ARASINDA MODERNİTE KİLİDİ: KEMALİZM

Çiçek Cihangir

İnsanoğlunun olduğu her yerde siyaset, siyasetin içinde de ideoloji vardır. Siyasi erk tarafından geliştirilen ideolojiler, her zaman toplumu kapsayıcı nitelikte olmamakta, ayrımcılığa ve ırkçılığa da neden olabilmektedir. Çoğunluk-azınlık arasındaki denge(sizlik), üretilen bu “projeler” ile belirlenmekte ve toplum dinamikleri tabana bu şekilde yerleştirilmektedir. Terminolojik anlamı düşünce bilimi olan ideoloji, günümüzde kitlesel hareketlilik ya da çoğunluğu sağlamak için bir araç görevinde kullanılmaktadır.

Bugün adından sıkça bahsettiğimiz  “Liberalizm, Sosyalizm, Marksizm, Komünizm, Anarşizm, Emperyalizm, Dincilik, Milliyetçilik, Nazizm, Stalinizm, Leninizm, Maoizm, Kemalizm” gibi birbirinden farklı ideolojiler, farklı siyasi ve sosyo-ekonomik gerekçelerle belli kesimleri etkisi altına almış ve dünya siyasetindeki temel geçişleri etkilemiştir. Her bir ideoloji, içinde yaşayan toplumun, temel yaşamsal fonksiyonlarını etkileyecek kadar nüfuz alanı yakalayabilmiştir.

İdeolojilerin yalnızca insan-insan ilişkilerini kapsayıcı özelliğinden sıyrılması ve siyasi platforma yerleşmesi, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Peki, ideolojilerin bu yüzyıllarda ortaya çıkması ve gelişmesi bir tesadüf müdür? Bu dönemin şartları, toplumsal eğilimlerin üzerinde bu kadar değişik yönelimleri nasıl tetikleyebilmiştir?

Siyasi, toplumsal, ekonomik ve düşünsel açıdan bakıldığında, Fransız İhtilali’nin, ortaya çıkan ideolojiler üzerinde etkisi olduğu aşikârdır. Öyle ki gerek liberalizm, gerek sosyalizm ve gerekse milliyetçiliğin çıkış noktası, 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yaşanan gelişmelerde aranmalıdır. Dönemin şartları dikkate alındığında, kapitalist düzenin yoksul kesim üzerinde iyice ağırlığını hissettirdiği, Amerikan bağımsızlık mücadelesinin Avrupalı güçler arasında bir mücadeleye dönüştüğü ve Fransız ekonomisinin bu dönemde oldukça hasar aldığı görülmektedir. Fransız İhtilali’ne giden süreç, 1750’lerden itibaren adım adım ilerlemeye başlamış ve 1789 İhtilali dünya siyasi hayatının en büyük yankılarından biri olmuştur.

Günümüzde dahi etkilerinden sıklıkla bahsettiğimiz ihtilalin siyasi hayata kazandırdığı birtakım önemli görüşler bulunmaktadır. Bunlardan biri John Locke’un temsilciliğini yaptığı “Liberalizm”dir. Liberalizmin temelinde, “anayasal düzenin yarattığı bir hürriyet” bulunmaktadır. Yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, ibadet hakkı ve özgürlük ekseninde sınırsız bir erke karşı çıkılmıştır. Sınırsız bir otoritenin karşısında olmak, o dönemde yankı uyandıran bir durumdu. Çünkü Kıta Avrupası’nda mutlak otorite, sarsılmaz güç ağır basmaktaydı. Durum böyle olunca, liberalizme tepkiler de gecikmemiştir. Ancak monarklar tarafından gösterilen tepkilere karşı bir tutum sergilenebilmiş ve sınırsız otoritenin “sınırları” ilk kez çizilmeye başlanmıştır. Liberal etki, kendini 1800’lü yılların başında göstermiş ve üç dalga halinde liberal ayaklanmalar yaşanmıştır. Bu ayaklanmalar ile toplum, sadece monarkların bünyesinde yaşamını devam ettiren bir grup olmaktan çıkarak, siyasi bir kimlik kazanmaya başlamıştır. Özellikle liberal politikaların ekonomi üzerinde de ağırlığı hissedilmiş, “laissez-faire (bırakınız yapsınlar!)” söylemi ile üst otoritenin ekonomi üzerindeki baskıcı politikasının yerini, serbest piyasanın alması yönünde bir eğilim gösterilmiştir. Böylece insanların toplum içinde sağlamaya çalıştıkları özgürlük alanları, ekonomiye de ulaşabilmiştir. Hatta günümüzde liberal söylem özellikle ekonomi(!) üzerinden yürütülmektedir.

Liberalizmin gelişme gösterdiği 1800’lü yılların ilk yarısından itibaren, ideolojiler arasında sosyalizm de adından sıkça bahsettirmeye başlamıştır. Ancak sosyalizm için ilk söylenmesi gereken, farklı birçok görüşe ayrıldığıdır. Temelinde eşitlik vardır, sosyalistlere göre yoksul ile zengin, üretici ile tüketici arasında bir fark olmamalı, insanlar eşitlik esasına göre yaşayabilmelidir. Buluştukları tek ortak nokta da eşitlikçi düşünce yapılarıdır. Bunun dışında ütopyacı sosyalizm ve bilimsel sosyalizm şeklinde bir bölünmeye gidilmiştir. Bu bölünme haricinde mülkiyet üzerinde de iki grup oluşmuştur: özel mülkiyetin korunması görüşünde olan, işçi sınıfı/proletarya üzerinde doktrin geliştiren Marksistler ve mülkiyetin tamamen kalkması gerektiğini savunan komünistler. Devlet otoritesi üzerinde yapılan tartışmalarda ise devletin ortadan kalkması ve insanları kısıtlayıcı bir üst yapının olmaması gerektiğini savunan anarşistler ortaya çıkmıştır. Onlara göre devlet, özgürlüğe vurulan en büyük zincirdir.

Sosyalizm, insanı, emeği, emekçiyi göz önüne alması ve kitleselliği tanıması açısından önemli bir düşünce sistemi olmasına rağmen, liberalizm gibi bir ortak paydada bütünlük sağlamayı başaramamış, bu nedenle siyasi platformda temsil edilmeleri daha güç hale gelmiştir. Siyasi alanda kendine yer ettiği dönem, Sanayi Devrimi sonrası olmuş ve bu süreçten itibaren Marks’ın işçi sınıfı üzerinden geliştirdiği ideoloji etkisini arttırmaya başlamıştır. Marks’a göre “İşçi sınıfı, tanrının seçilmiş insanlarıdır (Roberts, 2010; 461).” Sanayi Devrimi ile üretim teknikleri değişme ve gelişme gösterdiğinden, işçilerin önemi artmıştır.*  İşçi sınıfının uğradığı değişim, siyasi güçlere karşı önemli bir kitle haline gelmesi ve sendikal faaliyetlerin içerisinde yer almasıdır. Böylece, artık işçiler “sınıf” olarak yeni bir kimlik ve statü kazanmaya başlamıştır. Ancak sosyalistlerin kendi aralarındaki sorunları, uzlaşmaya yanaşmamaları ve tahammülsüzlükleri sonucu, sosyalizm beklentileri karşılayamamıştır.

Marksist mirası devralarak 20. yüzyılda kendi ülkesinde uygulamaya çalışan Lenin de Çarlık Rusyası içerisinde çoğunluğu oluşturan işçi sınıfının yanında olmuştur. Leninizm’i anlamak için 1900’lerin başındaki Çarlık topraklarına bakmak gerekir: yoksul bir halk, kapitalist güç ve işçilerin kapitalist karşıtlığı, katı bir yönetim ile siyasi haklardan mahrum bırakılan büyük bir kitle. Ayrıca yüzyılın hemen başında yayılmacı politika sonucu Japonlarla Rusların mücadelesi, askeri bir yıpranmışlık ve ekonominin bu nedenle fazlasıyla sarsılması, tüm bunların yanında bir de Bolşevik-Menşevik çatışması. Leninizm, böyle bir kargaşanın etrafında şekillenmeye başlamıştır. Leninist ideolojide özellikle dikkat edilmesi gereken, emperyalist devletlere karşı verilen milliyetçi mücadelelere destek verilmesidir. Emperyalizm güç kaybettikçe proletarya güçlenecektir.

Batı’da şekillenmeye başlayan ve Avrupa siyasetini-dolayısıyla dünya siyasetini de- etkileyen birbirlerinin ardı sıra filizlenen ideolojiler, insanların ekonomik ve fikirsel hayatlarında kök salmıştır. Özellikle iktisadi koşullarda yaşanan dönüşümlerden sonra fikirlerde değişiklikler ve eyleme dönüştürme eğilimi baş göstermiştir. Avrupa topraklarında uzun yıllar süren kargaşa ve “yılmışlık” dönemi, insanları yeni çareler aramaya sevk etmiş ve siyasi gücün devreye girmesiyle insanlara ideolojiler sunulmaya başlanmıştır. Farklı zamanlarda ve farklı coğrafi alanlarda ortaya çıkan ideolojiler, Batı’da ağırlıklı olarak iktisadi-siyasi boyutta iken, Doğu toplumlarında siyasi-dini temeller üzerinde şekillenmiştir. Bu noktada Kemalizm’i iyi analiz etmek gerekmektedir. Kemalizm’in hangi topluma yakın ya da karşı olduğundan ziyade, Doğu ve Batı ideolojilerinde eleştirdiği noktalar, onu iki kültür arasında istisnai bir örnek yapmaktadır.

Günümüzde seveninin de sevmeyeninin de kendisine kalkan olarak kullandığı ve kâr aracı olarak gördüğü, içini boşaltarak farklı bir yapıya büründürdüğü Kemalizm’in temeli, Fransız İhtilalinde, milli bağımsızlık savaşında, anti-emperyalizm mücadelesinde yatmaktadır. Kemalizm yalnızca bir “düşünce” değil, Aydınlanmayı ve özgür aklı kendisine rehber edinmiş başlı başına bir devrim ideolojisidir. Bu ideoloji toplumun içinden çıkmış, yüzyıllardır hor görülen ve kendi yurdunda yabancılaştırılan ve emperyalizm kıskacında yüzyıllardır bilenen Türklük bilincinin kıvılcımları ile yaratılmıştır. Batı’nın, medeniyetin, aydınlanmanın nimetlerinden faydalanamayan bir toplumda elbette bu bilinç sonucunda ortaya çıkan ideolojinin birden bire kabul edilmesini, anlaşılmasını beklemek çocukça bir saflık gerektirmektedir. Bu durumun farkında olan Atatürk, başöğretmen sıfatına uygun olarak milletini medeniyet ışığına yönlendirmesini bilmiştir. Yüzyıllardır “İslam” adı altında dayatılan Arap emperyalizmi ve uygulanan baskılar sonucunda toplumda “din”, tüm düşünce yapısını etkilemiş ve düşünceye pranga vurmuştur. Dinin emri olan “oku” ve “Düşün” emirleri yok sayılmış. Bunun yerine taklitçilik ve hoca, şıh, şeyh, derviş vb din sömürücülerinin elinde toplum karanlığa sürüklenmiştir. Bu bezirganların yüzyıllardır kurdukları düzen, Kemalist devrimler karşısındaki en büyük engeldir. Kemalizm ideolojinin vermiş olduğu bu savaş zaman zaman güç kaybetse de yılmadan devam etmektedir. Günümüzde de Karanlığın savunucuları hala vardığını sürdürmekte ve karanlık ile aydınlığın mücadelesi devam etmektedir.

Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist güçlerin Osmanlı topraklarında hâkimiyet kurma emellerine karşı bir başkaldırıdır Kemalizm. Halk yoksul, uzun yıllar boyunca yapılan savaşlardan yorgun ve perişan, siyasi çatışmalar yüzünden tedirgin (İttihat ve Terakkililer ile Hürriyet ve İtilafçılar arasındaki çatışmalar). Yeniden bir savaş içinde olmamak ve ölmemek için askerden kaçmaya çalışan erkeklerle ve savaş yıllarında cephe gerisinde mücadele halinde olan kadınlarla dolu bir Anadolu. Art arda alınan mağlubiyetler ve sonrasında topraklarımızın yavaş yavaş elimizden alınmaya başlandığı bir işgal süreci. Bu kadar zorluk ve imkânsızlıklarla dolu bir tablodan, güçlü, mağrur, onurlu bir devlet yaratabilmek, inanç, strateji, bilgi ve Kuva-i Milliye ruhu ile başarılabilirdi ve Kemalist ideoloji bu ruha sahiptir ve Dünya’daki tüm mazlum milletlerinde kurtuluş ideolojisidir

Kemalist ideolojinin önemi, Doğu ve Batı ideolojileri arasındaki konumunda aranmalıdır. Batı’nın emperyal-yayılmacı tutumu/sosyo-ekonomik sömürü alanları oluşturarak toplumları kendilerine bağlayıcı programları ile Doğu’nun ekonomik, siyasi ve fikirsel/düşünsel zayıflıkların yenilik karşıtı tutumuna karşı Kemalizm, anti-emperyalist tavrı ve gerek ekonomik, gerek sosyo-kültürel ve siyasi, gerek felsefi yenilikleriyle örnek bir ideoloji halini almıştır.

Günümüzde Kemalizm’i bir kalıp içerisine sokma çabası görülmektedir. Bir grup Kemalizm’in liberal politikayı benimsediği görüşünde iken, diğer grup sosyalist çizgiye daha yakın olduğunu ifade etmektedir -özellikle “komünizm”e yakın olduğu görüşü hakimdir-. Türkiye’de sol taban genellikle “aykırı, asi, geleneksel karşıtı, potansiyel düzen bozucu” şeklinde algılandığından, bu durum daha çok olumsuzluk taşımaktadır. Yine başka bir grup da faşist eğilimli bir ideoloji olarak görmektedir-ki dönemin faşist liderlerine bakıldığında Atatürk politikasına karşı yapılmış ağır bir suçlamadır-. Batı’da geliştirilip uygulama alanı bulabilen ideolojiler, elbette Kemalizm üzerinde de bir etki yaratmıştır. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken, hangi noktaların Kemalist ideolojide ne ölçüde yer aldığıdır. Sosyal devlet politikası benimsenmiştir, ancak Kemalizm tamamen sosyalist çizgide olmamıştır. Basın özgürlüğü, yaşam özgürlüğü, inanç serbestliği benimsenmiştir, ancak Kemalist ideolojinin tamamen liberal olduğunu söylemek mümkün değildir-zira ekonomi politikası üzerinde devletçilik daha ağır basmıştır-. Dönemin koşullarına göre uygulanan politikada faşizan bir eğilim görülmemektedir, dolayısıyla kesinlikle faşist bir ideoloji değildir. Sovyet Rusya’da gelişen komünizm, Sovyet-Türk diplomasisi sonrası Türkiye’de tamamen başarılı bir şekilde hayat bulmamıştır, dolayısıyla Kemalizm komünist fikirlerin hâkim olduğu bir düşünce sistemi değildir. Kemalizm sekülerliği merkezine aldığından muhafazakârlığın yönettiği bir Doğu ideolojisi de olmamıştır. Birbirinden farklı fikirleri bünyesinde toplayabildiği için, kendine özgü ve rol-model alınan bir düşünce sistemi haline gelmiştir Kemalizm.

Yeni Türkiye’nin yeni ideolojisi, 1920’lerdeki gelişmeler ışığında şekillenmeye başlamıştır. Özellikle TBMM’nin açılması, bu noktada önemli bir adımdır. Milletin bir meclis çatısı altında temsil edilebilmesi ve onları siyasi hayata dâhil edebilmek, Anadolu insanı için hem çok yeni, hem de oldukça heyecan verici bir olay olmuştur. Birey, tek bir yönetici tarafından ve siyasi kimliği olmadan sadece hayatını ikame ettiren bir varlık iken (Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet padişahın mülkü sayılmakta, insanlar da kul olarak görülmekteydi), artık siyasi erk tarafından “hakları olan bir vatandaş” olarak kabul edilmiştir. Bu, artık insanların yönetimde söz sahibi olabilmesidir ve insana verilen değerlerden biridir, dolayısıyla Kemalist ideolojinin de basamaklarından birini oluşturmuştur.

Dinin siyasi güç üzerindeki mevcut baskısı ortadan kaldırılarak düalist yapının önüne geçilmiştir. Saltanat ve sonrasında hilafetin devlet yönetiminden çıkarılması ile Kemalizm’in önemli diğer basamağı akılcılık ve laiklik işlerlik kazanabilmiştir. Bu noktada, Kemalizm’e ağır suçlamalar getirilmiş ve dini önemsemeyen bir ideoloji olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. Kemalizm, dine karşı değildir, tam tersi inanç özgürlüğünü benimsemiş ve her türlü inanca saygı duymuştur. Karşı olduğu nokta, dini otoritelerin çağdaşlaşma karşıtı olarak yapılacak toplumsal kalkınma ve yeniliklerin önünde engel olan din sömürücüleri, kendine hoca diyen yalancılardır. Bugün yenilik karşıtı olan otoriter zihniyetlerin Kemalizm’e neden cephe aldığını anlamak hiç de zor olmasa gerek.

Aynı şekilde kadın statüsündeki değişiklik de Kemalizm’in hayatımıza kazandırdığı önemli değerlerden biridir. Kadınların erkek egemen zihniyetin hâkimiyeti altında toplumsal bir varlık olarak dahi kabul görmediği bir dönemde (nüfus sayımı yapılırken büyükbaş hayvanların nüfusa dâhil edilmesine karşın, kadınların sayılmaması kadının statüsünü bizlere göstermektedir.), Atatürk’ün kadın haklarına dair geliştirdiği politikaların etkisi göz ardı edilmemelidir. Medeni Kanun ile kadınların evlilik ve boşanma şartları, çalışma durumları, miras hakları, siyasi hakları düzenlenmiş ve artık kadın toplumsal denge için “esas” kimliğine bürünmüştür. Kadın haklarına dair yapılmış olan düzenlemeler ve kadına karşı saygı politikası Kemalizm’in önemli bir basamağını oluşturmaktadır. Günümüzde kadınların gerek evlerinde gerek sokak ortasında dövülmeleri, öldürülmeleri, tecavüze uğramaları, susturulmaya ve toplumdan soyutlanmaya çalışılmasına bakarsak, Kemalizm’in ne kadar önemli bir mücadele verdiğini ve yukarıda karanlık ile aydınlığın savaşının hala devam ettiğinin göstergesi olduğu inancındayız.

Kemalizm’in diğer bir önemli basamağını ilim oluşturmaktadır. Türk halkının %10 u bile bulmayan okuma-yazma oranı-ki kadınlar yine bu oran içerisinde yer almamaktadır-, Latin alfabesinin kabul edilmesi, Millet Mekteplerinin açılması, Halkevlerinin kurulması ile büyük oranda artmıştı. Atatürk için önemli olan, çağdaş bir toplum olabilmekti. Bu nedenle, Batının bilimsel çalışmalarından yararlanmak istemiştir. Bunun için eğitim politikaları, müfredat, teknolojik gelişmeler yakından takip edilmeli ve eğitim politikaları bu doğrultuda yenilenmeliydi. Kemalizm’in belki de yanlış anlaşılması (!) istenen önemli bir adımıdır Batı biliminin örnek alınması. Çünkü Kemalizm’i Batı özentisi şeklinde göstermek isteyen kesim, Atatürk’ün örnek aldığı bu projeyi sanki tüm Batı politikalarını rol-model aldığı şeklinde bir tablo ortaya çıkarmak istemektedir. Kemalizm, denildiği gibi bir Batı ideolojisiyse, neden emperyal yayılma yerine “sulh” politikasını benimsedi? Neden en büyük mücadelelerden birini Batılı oryantalistlere karşı verme ihtiyacı hissetti? Madem Kemalizm de Batı yanlısıydı, neden ondan bu kadar çekinildi? Doğu toplumları Batı medeniyetiyle mücadele halindeyken, Kemalizm nasıl onlara örnek bir ideoloji oldu? Çünkü Kemalizm emperyal değil, barışçıydı. Türk milletinin Batı tarafından yüzyıllardır aşağılanmasına “dur” dedi ve Batılı oryantalistlerin “aşağı ırk” teorisini çürütmek öncelikli politikalarından oldu. Kemalizm, yıkık dökük bir halktan yeni bir devlet yarattı ve gelişmemiş toplumlara örnek oldu. İşte Kemalizm, yukarıdaki sorulara verilen bu cevaplarda aranmalıdır. Kemalizm ne doğudur, ne batı, ne faşisttir, ne de komünist. Kemalizm insancıldır. İnsana verdiği değer ve Türk milletini en üst seviyeye taşımak için verilen mücadele ile anlaşılabilecek bir ideolojidir.

Kemalizm de diğer ideolojiler gibi belirli dönemlerde siyasi otoriteler tarafından farklı şekillere sokulmaya çalışılmıştır. 1930’larda, genele oranla kabul gören ve CHP 4. Genel Kongresi’nde parti programı olarak benimsenen bir ideoloji olmuştur. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Devletçilik, Laiklik ve İnkılâpçılık/Devrimcilik ilkelerine bakıldığında Kemalist ideoloji ile aralarındaki bağ anlamlı hale gelmektedir. Bu ilkelerden yola çıkarak Kemalizm’in demokrasi yanlısı, halkı ve halkın egemenliğini ön planda tutan, seçimle iş başına gelen bir siyasi mekanizma oluşturduğu, etnisiteye değil, vatandaşlığa dayalı bir milliyetçilikten yana olduğu, akıl ve bilim ışığında ilerlediği ve kanunların kutsal kitaplara göre değil, akıl ve bilim göz önüne alınarak düzenlendiği bir fikir ürünü olduğu açıkça görülmektedir.

Kemalizm’i benimseyenlere baktığımızda bir fikir birliğinin sağlandığını söyleyemeyiz. Genel olarak ikiye ayrılan Kemalistlerde bir grup Kemalizm’in sağa yatkın olduğu görüşünü savunmakta ve faşist eğilimlerin de görüldüğünü ifade etmektedir. Bu grup arasında Nusret Köymen ve Mehmet Saffet Engin dikkat çeken isimlerdir. Günümüzde hala bu fikir üzerinde tartışmalar mevcuttur ve örnek olarak tek partili süreç gösterilmektedir. Çok partili hayata geçiş, Atatürk döneminde denenmiş, ancak başarılı olamamıştır. Çünkü demokrasi, Türk milleti ve siyasi mekanizma için erken bir kavramdır. Henüz halk, yapılan ve yapılacak olan inkılâplara hazır değilken, mevcut düzeni riske atmak yanlış bir adım olacaktır. Ancak bu görmezden gelinmektedir. Sağa yakın olan bu görüşün diğer ucunda da Kemalizm’i sol çizgiye-komünizme- oturtmaya çalışan diğer grup bulunmaktadır. Kemalizm’in sola yakınlığının temeli de Kadro ve Yön dergileri ile gerçekleşmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İsmail Tökin, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge sol grupta öne çıkan isimlerden olmuştur. 1960’lardan itibaren Sağ ve Sol Kemalizm ayrımına gidilmiş, 1980-1990’lı yıllarda iki grup arasındaki çekişme tırmanmıştır. Özellikle ülkemizde içi giderek boşaltılan, değişik şekillere büründürülen, her gelenin kendine göre yonttuğu ve Kemalist toplum önderlerinin planlı bir şekilde yıllar içinde katledilmeleri sonucu Kemalizm zarar görmüştür ve görmeye devam etmektedir.

 

Bir cevap yazın