DEVRİMCİLİĞİN İDEOLOJİK REDDİ OLARAK SOLUN SAĞI: SOSYAL DEMOKRASİ (BİR KAUTSKY ELEŞTİRİSİ)

Doğacan Başaran

Giriş

Tarihsel kökleri insanlık tarihi açısından bir dönüm noktası olan; sanayi kapitalizminin en vahşi dönemine uzanan sosyal demokrasinin sosyalizmden ayrılarak kuramsallaşması süreci, teori ve pratik arasında ortaya çıkan gerilimin bir sonucu olarak gelişmiştir. Parlamenter demokrasiyi mücadele zemini olarak kabul edip, kapitalizmin ve dolayısıyla emperyalizmin yumuşak bir yönü olduğunu vurgulayarak devrimi reddeden sosyal demokratlar, İkinci Enternasyonalde büyük bir ayrışmanın yaşanmasına sebep olmuşlardır.

İkinci Enternasyonalde yaşanan bölünmedeki taraflar, yeniden yapılandırmacılar ve radikal devrimciler olarak adlandırılmaktadır. Yaşanan kırılmayı açıklamak gerekirse, devrimci marksistlerin (bilimsel sosyalistler), devrimci şiddet yöntemini reddeden parlamenter sosyalistler (sosyal demokratlar), örgütlü kapitalizmin şartlarının demokratik muhalefet yoluyla ele geçirilerek ortadan kaldırılabileceğini savunmuşlardır. Bu anlamda sosyal demokratlar, emekçiler ve diğer ezilen sınıfların çıkarlarını demokratik zeminde savunarak siyasal ve ekonomik yapıyı evrimsel bir süreç içerisinde değiştirmeyi amaçlamışlardır. Zira Sosyal demokratlara göre, emekçi sınıf savunulurken diğer sınıfların hakları göz ardı edilmemelidir. Bu fikri proletarya diktatörlüğü kavramının ve devrimci şiddet olgusunun reddi olarak değerlendiren Sovyet devriminin lideri Lenin, sosyal demokratların öncülerinden olan Kautsky’yi döneklikle suçlamış ve onu toplumsal barışı vaaz eden bir papaza benzetmiştir.

Bilimsel sosyalistlere göre, sosyal demokratlar, burjuva sınıfıyla proletarya arasında toplumsal arabuluculuk rolüne soyunmuş kapitalistleşmiş kişilerdir. Bilimsel sosyalistlerin ifade ettiği bu durumu örneklendirmek gerekirse, Almanya’da sosyal güvenlik sisteminin kurumsallaşması süreci örnek verilebilir. Bismarck, sosyalistlerin Almanya’da bir devrim ortamı oluştuğuna inandığı bir dönemde, gelişen sınıfsal nitelikteki sol tepkileri azaltmak amacıyla sosyal güvenlik sistemini kurumsallaştırmıştır. Sosyal demokrat değerlerin ilk olarak kapsamlı biçimde 1919 Weimer Anayasası’nda yer aldığı düşünüldüğünde, sosyal demokrat kazanımların, Almanya’da yaşanması muhtemel bir sosyalist devrime karşı, siyasal erkin vermiş olduğu önleyici tavizler olduğu iddia edilebilir. Bu sebeple demokratik sosyalistlerin en önemli politik kazanımları, Almanya’da oluşan devrimci hareketi bastırmak için kapitalist burjuva hükümetinin anti – sosyalist yasa çerçevesinde vermiş olduğu ödünlerden ibarettir. Görüldüğü üzere gelişmiş kapitalist toplumlar, kapitalist düzeni devam ettirmek ve işçi sınıfının baskısını savuşturabilmek için; eğitim, sağlık ve iş güvenliği boyutlarını içeren sosyal güvenlik yapılanmalarını oluşturmuşlardır. Sosyal devlet anlayışında gelişen bu kurumsallaşma süreci, marksist çevrede ciddi bir kırılmaya yol açmıştır. Yaşanan kırılma Almanya’da Otto Van Bismarck’ın sendikal hakları benimsediği liberal muhafazakarlık anlayışını geliştirmesiyle gerçekleşmiştir. Liberaller sömürgelerden gelen artı değerin avantajıyla kendilerince tehlikeli buldukları sınıfları uysallaştırmış ve sosyal demokrasi olarak ifade edilen‘‘liberal sosyalizm’’, ‘‘ihtilalsiz sosyalizm’’ düşüncesinin gelişmesine sebep olmuşlardır.

Sosyal Demokrasi’nin Kuramsallaşma Süreci ve ‘‘Emperyalizm’’ Tartışmaları

Fabian hareketiyle gelişmeye başlayan sosyal demokrat ideolojinin kuramsal temelleri Eduard Bernstein, Ferdinand Lasalle, Jean Jaures, Leon Blum gibi önemli isimler tarafından atılmış ve daha sonra Rudolf Hilferding ve Karl Kautsky’nin çalışmalarıyla marksizmden topyekün kopuşa sürüklenmiştir. Alman sosyal demokratları marksizmden kopuş sürecinde proletarya diktatörlüğüne, yani devrimci şiddet metodlarına gerek kalmadan aşamalı olarak sosyalist bir düzene geçilebileceğini iddia etmişlerdir. Onlara göre, şiddet umutsuzluktan doğmaktaydı ve işçi sınıfının sefaletinden değil, zenginleşmesinden gelecek olan güç ve en önemlisi genel oy hakkı talebi sosyalizme giden yolu açacaktı. Kautskyci bu anlayışın benimsenmesi tüm Avrupa’da oluşabilecek devrimler çağını sonlandırmış ve sınıf mücadelesi, genel oy hakkı talebine indirgenerek kapitalist sisteme teslim edilmiştir.

Soldaki ayrışmanın görünen nedeni devrimci şiddet metodlarının Avrupalı sosyalistler tarafından benimsenmemesi olsa da, ayrışmanın temel nedeni sol gruplar arasındaki emperyalizm tanımlamasında yaşanan farklılaşmadır. Genel özelliği endüstriyel kapitalizm olan emperyalizm sürecinde, yaşanan endüstriyel devrim, ülkeleri hunharca bir hammadde rekabetine sokarken kendi halklarına karşı da, vahşi kapitalizm olarak adlandırılan çalışma şartlarını oluşturmuştur. Bu süreçte devletler güçlenme arzusuyla bir üretim çılgınlığı yaşamış ve bu hırs, çalışma yaşının beş yaşına kadar düştüğü, günlük çalışma saatlerinin on sekiz ve hatta on dokuz – yirmi saatlere kadar çıktığı, küçük çocukların ve kadınların yer altı madenlerinde çalıştırıldığı ortamı yaratmıştır. Sanayi devrimi, beraberinde sosyal sefaleti getirmiş ve yoksulların varoşlardaki ağır yaşam koşulları, fabrikalardaki ağır çalışma şartları, düşük ücretle uzun çalışma saatlerinin bulunması ve kadın ile çocuk emeğinin yoğun biçimde sömürülmesi vahşi kapitalizmin karakteristik özelliğini oluşturmuştur.

Hardt – Negri ikilisine göre, gerek sömürgecilik gerekse emperyalizm çağı boyunca yerleşen baskıcı sömürünün, coğrafi ve ırksal çizgileri birçok bakımdan silinmemiş ve hatta daha da belirginleşmiştir. İşte vahşi kapitalizmin bu, daha fazla hammaddeye ulaşarak daha fazla sömürme arzusu, bir üretim çılgınlığı yaratmış ve arz fazlasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Arz fazlasına bağlı olarak yaşanan ekonomik yıkım, dünyayı büyük bir trajediye, Birinci Dünya Savaşı’na sürüklemiştir. İşte İkinci Enternasyonalde ‘‘revizyonistler’’ olarak ortaya çıkan sosyal demokratlar, temel eleştirileri de bu şartlar altında almıştır. Bunun nedeni savaştan önce emperyalizme ilişkin yaptıkları yorumlarla savaş sırasında yaptıkları yorumlar arasında ciddi farklılaşmanın bulunmasıdır. Bu yüzden dünyada kapitalizmin, vahşi şartlarının ortadan kaldırılabileceğine inanan devrimci sosyalistler, sosyal demokratları döneklikle suçlamıştır. Lenin’e göre, Kautsky, devrimci şiddet olgusunu reddederek emperyalizmin temsilcisi olan İngiltere ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde yaşanabilecek devrimci ortamdan kaçarak sıradan bir liberale dönüşmüştür. Adeta devrim çağı başladığında eski yaptığı eleştirilere sırtını dönmüş ve can çekişmekte olan burjuva demokrasisine methiyeler düzmüştür. Kautsky ve Vandervelde gibi, İkinci Enternasyonal’in en önemli partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin öncülerinin bu tutumu, oportünistçe burjuvazinin safına geçiş olarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmenin temelinde Basel Kongresi’nde imzalanan kararların inkar edilmiş olması yer almaktadır. Basel Kongresi’nde yayınlanan Basel Manifestosu’na göre, Birinci Dünya Savaşı, gerici, fütühatçı, emperyalist ve köleci bir karakter taşımaktadır. Büyük köpek balıklarının kendi anavatanlarının dışındaki yurtları yutmak için aralarında yaptıkları bu paylaşım savaşı savunulamaz. Hiçbir halk çıkarı olmayan bu savaş, kapitalistlerin ve hükümdarların dizginlenemeyen hırsları yüzünden yaşanmaktadır. Farklı ulusların işçilerinin birbirine ateş açması cinayet olacaktır. Bu yüzden savaşı vatan savunması olarak değerlendirmek gülünç bir karakter taşımaktadır. Lenin’e göre, Kautsky ve Vandervalde gibi sosyal demokratlar, iktisadi temelli gerici bir karakter taşıyan bu dünya savaşını ‘‘ulusal’’ nitelikte tanımlayarak sol düşünceden tamamen kopmuştur. İkinci Enternasyonalde yaşanan tartışmanın özü budur.

Birinci Dünya Savaşı’nın emperyalist paylaşım savaşı olarak tanımlandığını vurguladıktan sonra, emperyalizmin en kapsamlı eleştirisinin Alman Marksist Rosa Luxemburg tarafından yapıldığını ifade edebiliriz. Luxeburg’a göre, emperyalizm, tercihten ziyade bir zorunluluktur. Ülke içindeki değeri tüketen sermaye sahiplerinin kapitalist olmayan çevreye duyulan ihtiyaçtan dolayı zorunlu olarak dışarı açıldığını ifade eden Luxembrug; kapitalist sistemin, kendi iç çelişkilerinden dolayı bir yerde tıkanarak çökeceğini iddia etmiştir. Ancak küreselleşmenin (küresel kapitalizmin) taşıyıcısı olan inovasyon (yenileşme) hareketi, Luxemburg’un siyasal kaderciliğinin yanlış bir öngörü olduğunu ortaya koymuş ve bu siyasal kadercilik boyutu Bukharin ve Lenin’in eleştirilerini almıştır. Lenin’in Luxeburg’u eleştirdiği bir başka noktaysa yine siyasal kadercilikten kaynaklanmaktadır. Luxemburg işçi sınıfının kendiliğinden sınıf bilincine ulaşabileceğini savunur. Bunu Avrupa’da gelişen işçi eylemleriyle örneklendiren Luxemburg’a karşı çıkan Lenin; ‘‘Ne Yapmalı?’’ isimli kitabında, işçi sınıfının kendiliğinden sınıf bilinci geliştiremeyeceğini, bu bilincin işçilere dışarıdan getirilmesi gerektiğini savunur. Lenin’e göre, işçi sınıfındaki sınıf bilincinin kendiliğinden gelişmesi beklentisi, burjuvazi için gözde bir silahtır; ve durumu burjuva demokrasisine yamanmaya götürecektir. Bu yüzden Lenin, işçi sınıfına öncülük edecek bir öncü – merkez örgüt – partiye ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. Yaşanan tarihsel süreçte, işçi sınıfının rolü konusunda tartışmaya giren bir başka isimse Karl Polanyi’dir. Polanyi, marksizmden etkilenmiş bir düşünür olmakla birlikte, işçi sınıfına evrensel kurtarıcı misyonunun yüklenmesine bakışıyla marksizmden tamamen ayrılmaktadır. Polanyi’ye göre, Sınıfların çatışma içindeki başarıları kendi üyelerinin dışında kalanlardan destek sağlayabilmelerine bağlıdır. Bu da kendi çıkarlarından daha geniş çıkarları karşılayabilmelerine bağlı olacaktır. Polanyi’nin bu tutumunun da, sınıflar arası uzlaşı arayışına yatkın sosyal demokratça bir tavır olduğu açıktır.

Bu bağlamda emperyalizm tartışmasına tekrar dönecek olursak, emperyalizmi kapitalistlerin kapitalist olmayan bölgelerdeki faaliyetleri, finans kapitalin fetih politikası gibi tanımlamalarla açıklayan Bukharin ve Lenin ikilisinin emperyalizm tanımına bakmak gerekir. Bukharin ve Lenin’in görüşlerinin temelinde Rudolf Hilferding’in emperyalizmi, merkezileşme ve yoğunlaşma kavramları üzerinden açıkladığı yaklaşım yatmaktadır. Bu noktada, her ne kadar daha sonrasında sosyal demokrasinin öncülerinden kabul edilse bile, Hilferding’in, Marksist Emperyalizm kuramının asıl öncüsü olduğunu iddia edebiliriz. Lenin’in emperyalizm tanımlamasında en fazla çatıştığı isimse 2.Enternasyonal’in önderi olan Karl Kautsky olmuştur.

Rosa Luxemburg’un ‘‘Onda bir teorisyenin biatçılığı var.’’ cümlesiyle tanıttığı Karl Kautsky, emperyalizmi zorunluluk olarak görenlerden ayrılmaktadır. Kapitalizmi dünyanın geri kalanına medeniyet götürme şeklinde olumlu olarak yorumlayan Kautsky’ye göre, emperyalist aşama zorunlu değildir. Ve eğer emperyalizmde bir zorunluluk yoksa emperyalizmin yumuşak bir yanı da vardır. Dolayısıyla kapitalizm yumuşak yönünün yarattığı çelişkiler yüzünden çökecektir. Buradan da şu sonuç doğmaktadır: Emperyalizm yok edilebilir ve devrime ihtiyaç yoktur.

Kautsky’nin emperyalizmin yumuşak bir yönü olduğu fikrinin temelinde, Eduard Bernstein’in kapitalizmin esnek bir yapısının olduğu iddiası yatmaktadır. Oysa Lenin’e göre, emperyalist dünya savaşının vahşeti, felaketleri ve içinden çıkılmaz durum, dünya devriminin oluş şartlarını yaratmıştır. Kautsky, emperyalizmi kapitalizmin bir modası olarak gören ‘‘ultra – emperyalizm’’ yorumuyla, Birinci Dünya Savaşı henüz patlak vermeden, Marksistlerle revizyonistler arasındaki ayrışmayı başlatmıştır.

Kautsky, ‘‘Ultra – Emperyalizm’’ teorisinde üstün güçlerin dünyayı bölüşmek için savaşmaktansa dünyayı aralarında anlaşarak ortaklaşa sömürmeyi tercih ettikleri ileri sürmektedir. Kautsky’ye göre, emperyalizm Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir uluslararası ferderasyona evrilebilir; bu durum devletlerin silahlanma yarışına son vererek uluslararası barışı mümkün kılabilirdi. Ancak varsayımlara dayalı olan bu görüş, başta Bolşevikler olmak üzere, tüm devrimci Marksistlerin hışmına uğramıştır. Lenin bu ultra – emperyalizm kuramını yorumlarken, büyük emperyalistlerin kuracağı ittifakların savaşları önlemeyi garanti etmeyeceğini vurgulamıştır. Yaşanılanlara baktığımızda da Kautsky’nin emperyalizmin yumuşak yönünü vurguladığı bu kuramının aksine, iki savaş arasında muazzam bir silahlanma yarışı gerçekleşmiş ve İkinci Dünya Savaşı yaşanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sanayileşmeyle başlayan ve 19.yüzyıl kapitalizmiyle zirve noktasına ulaşan tahribatlar, sosyal devlet temelinde bazı sosyal demokrat tavizler verilerek giderilmeye çalışılmış ve kapitalist emperyalizmin davamlılığı sağlanmıştır.
Lenin’in Kautsky’yi emperyalizm tanımlamasında eleştirdiği temel nokta, emperyalizmin ekonomik boyutunu gözden kaçırarak bir burjuva gibi sermaye sınıfını korumasıdır. Kautsky’ye göre emperyalizm, tarım ve sanayi sermayesinin çıkarını gözeten bir politikadır. Sermaye sınıfının çıkarıysa barıştadır. Bu yüzden işçi sınıfı, militarizmden uzak durarak sermaye sınıfıyla birlikte hareket edip savaşları önleyebilir. İşte Kautsky’nin tam da bu görüşleri yüzünden Lenin, emperyalizmin iktisadi analizi ve kritiği yapılmadan açıklanamayacağına inanmaktadır. Bu sebeple Lenin, Kautsky’yle tartışmak gerektiğine inanarak çalışmasında, Kautsky’nin emperyalizme ilişkin fikirlerine yer vermiş ve bu fikirleri de tartışmaya açmıştır. Lenin’e göre, Kautsky’nin emperyalizm tanımı, liberal tanımların bile gerisinde kalmıştır. Lenin, Kautsky’nin görüşlerinin emperyalizmle uzlaşmanın maskelenmiş bir propagandası olduğunu iddia etmiş ve ekonomik boyutunu öne çıkaran bir emperyalizm analizine yönelmiştir Bu sebeple tekelleşme üzerinden yaptığı emperyalizm yorumlarının temelinde iktisat olduğunu sıklıkla vurgulamış, Birinci Dünya Savaşı’nı ve emperyalizmin iktisadi boyutunu ‘‘Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’’ isimli kitabında ortaya koymuştur. Bu kitabında emperyalizmi detaylı biçimde analiz eden Lenin’e göre, iktisat emperyalizmi yönlendiren bir boyut kazanmıştır. Bu yüzden kapitalist toplumda ideoloji dinsel ve siyasal olmaktan çok iktisadi bir boyut taşımaktadır. İşte emperyalizmin iktisadi boyutu, Vandervalde, Bernstein ve Kautsky gibi Alman Sosyal Demokrat Partisi üyelerini emperyalizmin yumuşak yönü olarak yanıltan boyuttur. Bu noktada Lenin’i yanıltan boyutunsa inovasyon (yenileşme) hareketi olduğunu vurgulamak gerekir. İnovasyon hareketini öngöremeyen Lenin, emperyalizmin kapitalizmin çökmekte olan aşaması olduğu yönündeki tespitinde yanılmış ve küresel kapitalizm dediğimiz küreselleşme çağını öngörmekte zorlanmıştır.

Lenin’in, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olduğuna dair beklentisi açısından da, Kautsky ile ters düştüğü görülmektedir. Kautsky, emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak değil, kapitalizm öncesi dönemin kapitalist döneme taşınan bir unsuru olarak değerlendirmiştir.

Bukharin’in çalışmasına baktığımızda; emperyalizmi tıpkı Lenin gibi, kapitalizmin son aşaması olarak değerlendirdiğini ve inovasyondan kaynaklanan yanılgıya onunda düştüğünü anlamaktayız. Bukharin’e göre, kapitalizm kendi mezar kazıcılarını temin etmiş ve böylece kapitalist mülkiyetin sonu gelmiştir. Bukarin’in deyişiyle ‘‘Mülkiyete el koyanların mülkiyetine el konulmuştur.’’ Bukharin’in Lenin’le benzer bir perspektifi paylaştığı bir diğer konuysa, Kautsky’nin emperyalizmin yerini barışçıl bir şekilde ultra – emperyalizme bırakacağı tezinin tartışılması gerektiğine inanmasıdır. Bukharin’e göre, finans kapitalin sadece bir cüzü olan emperyalizmin genişlemesinin barışçıl niteliğe bürünmesini beklemek ütopik bir fantezi olmaktan ötede hiçbir anlam taşımamaktadır.

SONUÇ

Lenin-Kautsky çatışmasıyla öne çıkan sosyal demokrasi-sosyalizm tartışmalarının yaşandığı sürecin üzerinden geçen bir asırlık dönemde, sosyal demokrasi ideali sınıf çelişkilerini ortadan kaldıramamış; aksine sınıflar arası uçurum daha da derinleşmiş ve kapitalist saldırganlık küresel bir boyut kazanarak emperyalizmin yok olması bir yana, küresel emperyalizm boyutuna ulaşmıştır. Bu bağlamda sosyal demokrat arayışların sistemsel bir sorgulama veya alternatif olmaktan ziyade, kapitalist sistemin can suyu olduğu ve sistemsel sorgulamalar döneminde verilecek sosyal demokratça tavizlerle kapitalizmin saldırganlığını törpüleyerek varlığını korumasını sağladığı, bir anlamda sosyal demokrat ideolojinin kapitalizmin varlık nedeni haline dönüştüğü görülmüştür. Bu da bize haklı olarak ‘‘sosyal demokrasinin yeri sağda mı?’’ sorusunu sordurmaktadır. Diğer taraftan 21.yüzyılın başındaki kapitalizmin kesin zaferi iddiası kısa sürmüş ve kuramsal arayışlarda hem sol-sosyalist mücadele alanı küresel çokluk yaratma hedefi çerçevesinde, bir alternatif küreselleşme hareketi şeklinde yeniden gelişmiş; hem de ‘‘ideolojiye karşı jeopolitik’’ söylemiyle çok kutuplu bir dünya arayışlıyla gelişen alternatif hegemonya mücadeleleri başlamıştır. Aklımıza takılan bir başka soruysa Attila İlhan’a ait olan ‘‘Türkçülüğün yeri solda mı?’’ sorusudur. Zira maskeli liberaller olarak tanımladığımız sosyal demokratlar kapitalizmin inovasyonuna öncülük ederken, kapitalizmin, emperyalizm öncesi dönemini sonlandıran ulusal kurtuluşçu hareketler, milliyetçiliğin ezilen uluslarda ilerici bir işlev gördüğünü sergilemiş ve bir devrim bayrağına dönüştüğünü göstermiştir. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı ile başlayan antikapitalist arayışlar, tüm üçüncü dünyada ses getirmiş ve kapitalist sistem dışında bir modernleşme örneği olarak Türk modernleşmesi üçüncü dünya ulusları tarafından örnek alınmıştır. Çünkü kapitalist sisteme cepheden meydan okuyan ilk ciddi sorgulama bilimsel sosyalistlerin beklediği gibi, kapitalizmin vahşi koşullarının sonucu olarak emek-sermaye çelişkisinden doğan bir sınıf mücadelesiyle değil; aksine ezilen uluslarda gelişen anti kolonyalist mücadelelerle ortaya çıkmıştır.

KAYNAKÇA
1-) Vlademir Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, İnter Yayınları, Süheyla Kaya, İsmail Yarkın(Çev.), Ankara 1996, s.52
2-) Aziz Çelik, AB Sosyal Politikası, Kitap Yayınevi, İstanbul 2006, s.20
3-) Nazif Kuyucuklu, İktisadi Olaylar Tarihi, Filiz Kitabevi, İstanbul 1980, s.118-119
4-) Betül Karagöz, Mutlakiyetçi Devletten Hukuk Devletine, Hukuk Devletinden Dünya Sistemine: Sivil Uygarlığın Kurumsallaşma Süreci, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi,, s.580
5-) Michael Hardt, Antonio Negri, İmparatorluk, Ayrıncı Yayınları, Abdullah Yılmaz(Çev.), İstanbul 2012, s.65
6-) V.Lenin, ‘‘Proleter Devrim…’’, s.31
7-) V.Lenin, ‘‘Proleter Devrim…’’, s.150
8 -) V.Lenin, ‘‘Proleter Devrim…’’, s.215
9-) Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi, Belge Yayınları, Tayfun Ertan(Çev.), İstanbul 2004, s.15
10-) Vlademir İ. Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, Muzaffer Erdost(Çev.), Ankara 2008, s.38
11-) Lenin’in öncü örgüte ilişkin değerlendirmeleri hakkında detaylı bilgi için bkz. V.Lenin, ‘‘Ne…’’, s.122-139
12-) Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, İletişim Yayınları, Ayşe Buğra(Çev.), İstanbul 2002, s.214
13-) Rudolf Hilferding, Finans Kapital, Belge Yayınları, Yılmaz Öner(Çev.), İstanbul 1995, s.47
14-) Ahmet Karadağ, Siyasal İdeolojiler, Siyaset Bilimine Giriş, Önder Kutlu(Der.), Lisans Yayıncılık, İstanbul 2014, s.155
15-) Vlademir Lenin, ‘‘Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı’’, Sol Yayınları, Muzaffer Erdost(Çev.), Ankara 2014, s.106
16-) Detaylı Bilgi İçin Bkz. Anthony Brewer, Marksist Emperyalizm Teorileri, Kalkedon Yayınları, Cansu Aksoy(Çev.), İstanbul 2011, s.143
17-) Yunus Emre, ‘‘Karl Kautsky ve Ultra Emperyalizm Kuramının Düşündürdükleri’’, Uluslararası İlişkiler, Cilt 10, Sayı 39, Güz 2013, s.51
18-) Y.Emre, ‘‘Karl Kautsky…’’, s.52
19-) V.Lenin, ‘‘Emperyalizm: Kapitalizmin…’’, s.100
20-) Samir Amin, Emperyalizm ve Eşitsiz Gelişme, Kaynak Yayınları, Semih Lim(Çev.), İstanbul 1977, s.203
21-) Y.Emre, ‘‘Karl Kautsky…’’, s.50
22-) Nikolai Bukharin, Emperyalizm v Dünya Ekonomisi, Kalkedon Yayınları, Uğur Selçuk Akalın(Çev.), İstanbul 2009, s.205
23-) N.Bukharin, ‘‘Emperyalizm ve…’’, s.172
24-) Attila İlhan, ‘‘Türkçülüğün Yeri Solda mı?’’, Cumhuriyet, 22.12.1997

Bir cevap yazın